18 Şubat 2014 Salı

DÜŞÜNCELERİ NADASA BIRAKMAK

Bundan yaklaşık 1 yıl önce son yazımı yazdım. Ne oldu da bu kadar süre yazmadığımı merak ediyorsanız, düşüncelerimi nadasa bıraktım diyebilirim. Nedir nadasa bırakmak? İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük gücü, düşünmeyi, bir kenara atıp bitki gibi hayatını sürdürmek mi? Yada sürü psikolojisi ile benim yerime düşünenlerin peşinden kontrolsüzce gitmek mi? Aslında düşünceleri nadasa bırakmak insanlıktan uzaklaşmak değil, tam tersine daha insanca düşünebilmek ve dolayısıyla daha insanca yaşayabilmek için bir fırsattır. Bu fırsatı yakalayamadığın takdirde, senin bir parçan olan vicdanının, iyi niyetinin, hoşgörünün, sevginin sistemin çarkları içerisinde nasıl öğütüldüğüne şahit olursun. İşte bu manzara insanın öz benliğinde yaşanan bir katliamdır aslında. Çünkü hepsi öğütüldüğünde geriye insanın en kötü hali, yani karanlık kalır. Söz geçirilemeyen, önüne geleni hatta kendi canından olanı bile yok eden bir haldir işte bu. Bir düşüncenin cılız kalıp kuruyup gitmesindense, yeşerip çiçek açması ve sizlerin yüreklerine zihinlerine kadar ulaşması için gereklidir nadas... Benim için sadece gözlemlemekle geçti koca bir yıl… Sadece öğrenmek ve bilgi toplamakla geçti. Ama toplanan bütün bu bilgi ve gözlemler, tıpkı bir bitkinin filizlenmesi için gerekli olan su yada topraktaki mineraller gibi kaynaktı benim için… Yakında can bulacak düşünceye, gereken nefesti. Şimdi içimdeki isyanın sesini bastırmış bir olgunlukla, daha objektif bakabiliyorum herşeye… Büyük resmi görüp, resimdeki yerimi, tam olarak nerede olduğumu tespit edebiliyorum. O resimde gözüme çarpan en belirgin nokta ise; dünyadaki kirlilik ve ekolojik dengenin bozulması... Büyük resme biraz daha büyütecimizle yaklaşırsak, bazı şeyleri daha net görebiliriz. Dünyadaki tüm kaynakları geçen yaz bitirdiğimizi biliyor muydunuz? Artık gelecek senelerin, çocuklarımızın kaynaklarından kullanmaya başladık. İklim değişikliği, küresel ısınma ve beraberinde gelişen kuraklık ve sel felaketleri… Bir de buna çarpık yapılaşmayla yok edilen ormanları ve tabiatın tüm dengesini bozan HES’leri eklersek, durumun iç açıcı olmadığını eminim siz de fark ediyorsunuzdur. Dünyanın her noktası alarm halindeyken, artık bizlerin de birey olarak neler yapabileceğini düşünme vakti geldi bence. Çünkü şu an bizim için daha öncelikli olan ve anlam yüklediğimiz her şey (zenginlik, kariyer, para, mal mülk, aşk, evlilik…vb), dünya yaşanmaz bir hale geldiğinde, tüm anlamını kaybedecek! Bu tıpkı sayısız dilek dilesen de, önce sağlık dilemen gibi bir şey… Peki bizler birey olarak neler yapabiliriz? Örneğin; gereksiz su tüketimden kaçınabilir, çevreye duyarlı kendi enerjisini kendi üreten evlerde yaşamayı tercih edebiliriz. Çevreyi daha az kirletmek için araç kullanmak yerine bisiklete binmek yada yürümek bizler için iyi bir alternatif olabilir. Geri dönüştürülebilir ambalajlı ürünleri tercih edebilir, reklamların pompalaması ile hepimizi esir alan tüketim çılgınlığından kendimizi izole edebiliriz. Diğer bir noktada nüfus planlamasına özen göstermek gibi görünüyor. Çünkü insan nüfusunun geometrik olarak hızla artıyor olması, yaklaşan kıtlık ve susuzluk tehlikesi üzerine tuz biber ekiyor ne yazık ki. Ama durum o kadar da vahim değil. Biz insanlar en zeki varlıklarız diye övünmüyor muyuz? Bu güzel dünyayı mahvettiğimiz gibi, el birliği ile düzeltebiliriz de. Çevremizdeki insanları, özellikle gençleri, ne kadar bilinçlendirebilirsek kârdır. Ama unutmayın, değişim önce sende başlar. Sen değiştikçe, etrafın değişir, etrafın değiştikçe onları etrafları… böylece değişim dalga dalga yayılır. Ünlü şair Pablo Neruda “Bütün çiçekleri koparabilirsiniz ama baharın gelişini engelleyemezsiniz” demiş. Ne güzel bir söz… Öyle anlamlar çıkar ki içinden… Benim aklıma ilk gelen umut… Umut içimizde hep var olmalı. Etraf ne kadar karanlık olursa olsun, içimizdeki ışık hiç sönmemeli… Ama gelin görün ki, bahar İstanbul’a Şubat ayında zamansız geldi. Erik ağaçları şimdiden çiçek açtı. Bir soğukla bütün o güzel çiçekler kopabilir. Sevinelim mi, üzülelim mi bilemedim. En iyisi gelin bunun üzerine bir düşünelim.

12 Mart 2013 Salı

ZAMANIN RUHU

2013'ün başından beri gidenlerin geçit törenini izliyoruz. Ben bu yazıyı hazırlayana kadar her yeni gün bir kişi daha aramızdan ayrıldı, bildiğimiz yüzler tek tek solup gitti.
Kimler yok ki aralarında? Metin Kaçan, Toktamış Ateş, Mehmet Ali Birand, Ahmet Mete Işıkara, Tekin Akmansoy, Osman Gidişoğlu, Ferdi Özbeğen, Müslüm Gürses, Metin Serezli… Ölmez dediklerin bile ölüyor! Bir şeyler oluyor belli ki… Belli ki mesajın ne olduğunu kavramak ve çok geç olmadan değişmek icap ediyor. Aksi takdirde zamanın ruhu giriyor devreye… Değiştirirken, yakıp yıkıyor her şeyi…
Değişmek demişken, şu sıralar bunu en fazla hisseden kişilerden biri de benim. Geçenlerde gece 3.30'da kalkıp havaalanına gitmem gerekti. O saatte normalde göz kapaklarımın kontrolümden çıkması beklenirken, ben aksine hiç olmadığı kadar uyanıktım. Sanki bütün bu olanlardan sonra bedenim gaipten bir ses duymuş gibi kendi kendini ayarlamaya başladı. Yaşama içgüdüsü, kalan zamanı iyi değerlendirme içgüdüsüne dönüşüverdi bir anda. Artık daha az uyuyorum, artık daha çok uyanığım! Her şeyi, en basit hareketi bile, bir gün gideceğim bilinciyle yapıyorum. Ama bu değişimin bir de kötü tarafı var. Eskisi gibi sonsuza dek mutlu yaşadılar hayallerim, yerini sonsuza dek mutlu yaşadıya bıraktı. Fedakarlık ve sorumluluk modası geçmiş anlayışlara dönüştü benim için. Onun yerini ise işbirliği, paylaşım gibi yeni kavramlar aldı. Yani hepimiz kazanalım, sen de kazan, ben de mantığı…
"Takvim düzeni herkes için aynı olsa da, zaman herkesin içinde başka türlü ilerler" demiş Murathan Mungan. Yaşamı kendi seçimi olmayanlar, zamanlarının yıllar önce tükenmiş olduğunu bilmeden yaşamaya devam ederler. Kimi 90 yaşına kadar yaşar, ama gerçekten yaşadığı zaman 7'dir belki. Bir diğeri 20 yaşında ölür, 20 yılın 20 yılında da tam anlamıyla yaşamıştır. Bu durumda kim daha çok yaşadı önemsiz bir ayrıntı haline gelir. Zamanı daha iyi kullanan kim sorusu ise hepimizin ben diye cevap vermek istediği bir soruya dönüşür.
Zamanı iyi kullanmak nedir peki? Yaşamın anlamı nedir sorusunda olduğu gibi cevap, kişiden kişiye yaşamdan yaşama değişir. Tek bir formül olsaydı, herkes aynı şeyi ister, aynı şey için mücadele ederdi. Düşünsenize herkese hayal olarak pompalanan para bile, gün gelip anlamını kaybedebilir… Zamanı kötü kullanmanın ise tek bir cevabı var, onu boşuna harcamak, hatta öldürmek! Bunu yaparken bilmezsin ki zaman senden bunun acısını fena çıkartır. Bilmezsin ki benim dediğin her şeyi bir anda elinden alıverir! Son pişmanlık neye yarar peki? Sadece yıldızların arasında yerini alan Müslüm Baba'yı hatırlatır bize. Her şeyin bir bedeli var diye devam eder şarkısı…
Dünyanın dinamikleri değişirken bazı insanlar hala hayatı ısrarla ertelemeyi seçiyor. Bana kalırsa ne yapıp edip zamanla iyi anlaşmanın bir yolunu bulmalı hatta onu evcilleştirmeli. Zamanın zayıf bir noktası varsa, o da ruhudur... Eğer zamanın ruhunu değiştirebilirsen, onun oyuncağı haline gelmezsin. Zamanın ruhu ise içinde yaşayan insanların ruhunun bir bileşkesidir. Sen kendi içinde devrim yaşadıkça, kendi içinde değiştikçe, o değişim diğer insanlara ve sonunda da yaşadığın zamana yansır. Yine bir gün öleceğin gerçeği ise hep orada, seni beklemektedir. Değişen tek şey, zamanla olan ilişkindir aslında. Anın içinde kaldıkça zamanla sarmaş dolaş bir hayatın olur. Bu sayede zaman kendi içinde genleşmeye başlar, öyle ki bu genleşmenin içinde kendine ekstra zamanlar bulabilirsin. Görebilirsen, sonsuzluğun kapısı da oradadır. Ama bu genleşme içinde görebildiğin tek şey, insan ruhunun acizliğidir! Hermes'in sözlerini hatırlayın. Şöyle der Hermes; "Sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve gene pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Bizler, ancak öldükten sonra onu anlayabilir ve anlatabiliriz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. Sınırsızlık, sınırlılık içinde kavranamaz!"
Bu yazının sonuna yaklaşırken, beklenenin aksine gelin nokta yerine bir virgül koyalım. Ama öncesinde Ümit Yaşar Oğuzcan'ın şiiri, yüzeye çıkan düşüncelerimizi sarıp sarmalısın ve cesaret aşılasın onlara..
Bütün duvarlara çizdiğimiz resim
Geçip karşısına ağladığımız
Ey dünya kurulalı çözülmeyen sır
Ey yüzyıllardır kovaladığımız

Bir gölge gibi, bir rüya gibi
Ey sardıkça kollarımızda kaybolan
Ömür boyunca taptığımız kadın ey
Ey en büyük fahişe, ey zaman…,

24 Aralık 2012 Pazartesi

MONET’İN BAHÇESİNDE GEZERKEN

Sakıp Sabancı müzesi bu günlerde 10. kuruluş yılı şerefine, empresyonizmin en güçlü isimlerinden ressam Claude Oscar Monet’i ağırlıyor. Hazır Monet ayağımıza kadar gelmişken gidip görmemek olmazdı tabii. Monet’in bahçesini görmek için müzeye gittiğimde, o gün sanki gökyüzü delinmişçesine bir yağmur vardı. Ama içimdeki sanat aşkı yağmur çamur dinler mi hiç İliklerime kadar ıslanmış da olsam, büyük bir heyecanla Emirgan’daki müzeye ulaşmayı başardım.
Girişte sizi otobüsler karşılıyor ve onlarla yukarıdaki müzeye dönüştürülmüş olan köşke ulaşıyorsunuz. Otobüsler yağmur nedeniyle mi vardı, yoksa hep mi oradaydılar, açıkçası bilemiyorum. Her neyse, otobüsün orada olması, sonuç olarak beni biraz daha ıslanmaktan kurtarmış oldu. İçeri girdiğimde bu yağmurda gelen tek kişinin ben olmadığımı görmekse, inanın beni çok sevindirdi. Çocuklar, yaşlılar, her yaştan sanatsever müzeyi tıka basa doldurmuştu.
Sergiye gitmeden önce Monet’i birkaç ünlü tablosu dışında pek bilmiyordum. Tablolarının yanında ressamın yaşam öyküsü, sanatsal gelişim süreci uzun uzun açıklanmıştı. Video gösterisini de izleyince Monet ile ilgili daha detaylı bilgi edinmiş oldum. Özellikle itiraf etmem gerekir ki, biraz önce tablosuna baktığım Monet’in bahçesine ait mekanları, videoda gerçek halleri ile görmek çarpıcı bir deneyimdi.
Monet, empresyonist yani izlenimci bir ressam. Hatta bu akımın kurucularından biri. Nedir empresyonizm? Empresyonizmde sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alır, gerçekçiliği ikinci plana atarak kişisel yorumunu ön plana çıkarır, yani kendi hayalini resmeder diyebiliriz. İzlenimcilik terimi, Monet’in ünlü tablosu “İzlenim-Gün doğumu’ndan” geliyor. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle istediği renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmış bir sanatçı. Tablolara yakından bakıldığında bu etkiyi anlamak çok zor. Ancak biraz uzaktan baktığınızda resmin içindeki derinliği keşfedebiliyorsunuz. Ve bu keşif insanda ister istemez bir tebessüm oluşturuyor.
Monet’in çocukları Jean ve Michel’in resimleri o kadar gerçekti ki, bende hala yaşıyorlarmış izlenimi bıraktı diyebilirim. İki çocuğun yüzünde de nedense hüzün vardı. Hele ki Jean’ın doğumundan sonra ressamın parasızlıktan Seine nehrinden atlayarak intihara teşebbüs ettiğini bilmek, bu hüznü daha da arttırıyordu sanırım. Monet’in ilk eşinin ölmüş halini resmetmesi biraz ürkütücü olsa da, Giverny’deki evinin bahçesini çizdiği tablolar, özellikle zambaklar, çok etkileyiciydi. Aynı görüntünün farklı zamanlarda çizilmiş halleri Monet’in ışık ve renkle nasıl oynayabildiğinin bir kanıtı. Fakat son zamanlarında katarakt olması nedeniyle tablolarının karmakarışık bir hal aldığını söyleyebilirim. Yine de her tablo sanki Monet tarafından imzalanmış kadar karakteristikti. Katarakt hastaları genellikle kırmızı renk ağırlıklı görürler. Bu sebeple Monet’in son zamanlarında yaptığı resimlerde kırmızı rengi baskın olarak görüyoruz. Bence böyle muhteşem bir ressamın katarakt olup görememesi, gerçekten büyük bir trajedi… Bu hastalık olmasaydı kim bilir hangi sanat eserleri daha ortaya çıkacaktı. Belki de ışık ve renk oyunlarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz kadar güzel eserlerle karşılaşacaktık.
Müzeden ayrılırken bahar havası estiren Monet’in bahçesinden çok, içimde tıpkı çocuklarının yüzünde gördüğüm gibi sadece hüzün vardı. Belki hayat hikayesi, belki de resimlerin bende bıraktığı izlenim, sebep her ne olursa olsun, böyle bir sanatçının hayatı çok daha farklı olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama sonra yağmurun altında yürürken fark ettim ki, yaşamı bize getirdikleriyle olduğu gibi kabul etmek en doğrusu. Monet katarakt olmasaydı kırmızının bolca kullanıldığı o karmaşık ama bir o kadar da etkileyici tabloları hiçbir zaman göremeyecektik. Belki gözleri görseydi yaptığı tablolar bu kadar iz bırakmayacak, hatta hayal kırıklığı bile yaratacaktı, kim bilir. O yüzden her şeyi olduğu gibi kabul etmeli insan. Olduğu gibi olan şey, bir şeyin en mükemmel halidir çünkü…  Çünkü çoğu zaman mükemmellik,  bir kusurun içine gizlenmiş olabilir. Tıpkı Monet’in son dönem eserlerinde olduğu gibi…