Yeni yıl geldi, geliyor. Gelsin tabii… Geleceği varsa göreceği de var derler. Derler de, geçtiğimiz yılda dedikleri gibi olmadı pek. Felaketler peş peşe gelirken göreceğimizi gördük, yaşayacağımızı yaşadık ve en nihayetinde hepimiz bir yıl daha yaşlanmış olduk.
Bu yıl Maya takvimine göre kıyamet geliyormuş, bir başkasına göre yeni bir çağ başlayacakmış, diğerine göre foton kuşağı bizi kuşatacakmış… Her kafadan bir ses çıkarken, çocukluğumda duyduğum dünyanın sonu haberleri geliyor aklıma. Ne söyleyeyim, gökyüzüne saatlerce bakıp, meteor düşmesini beklemişliğim bile vardır. Ama bakınız Albert Camus konuyla ilgili ne söylemiş. “Dostlarım, şimdi ben size büyük bir şey söyleyeceğim. Sakın kıyametin kopmasını beklemeyin, o her gün kopmaktadır.”
Alışkanlık haline geldi, bu zamanlarda hep bir yeni yıl yazısı yazarım ve bol bol dilek dileyin derim. Kendim de dilek dilemeyi ihmal etmem tabii. Dileğim kabul olur mu? Çoğunlukla olmaz! Ben yinede alırım o dileği, bütün bir yıl yanımda taşırım. Sürünür dilek, eskir... Ama bir iki rötuşla kendine getirir, şöyle bir güzel temizleyip paklarım. Ve her sene aynı umutla, aynı heyecanla dilemeye devam ederim.
Bu yıl, yani 2012 gelirken, bir değişiklik yaptım kendimde. Evladiyelik dileğimi aldım karşıma. Dedim ki “Dostum buraya kadarmış. Hadi bakalım, tak sepeti koluna…” O gün bu gündür evladiyeyle görüşmüyoruz. Ne büyük bir rahatlıkmış, beklentisiz olmak. Sanki üzerinden çok ağır bir yük kalkmış gibi ferahlıyor insan. Şöyle içten bir ‘ohhh be’ demenin keyfini doyasıya yaşayabiliyorsun.
Gerçek şu ki, olduğundan farklı bir şey olma hissi günümüz insanını yiyip bitiriyor. Daha genç, daha zayıf, daha güzel, daha zengin, daha ünlü, daha başarılı… Daha daha diye kıvranıp duran bizler… Çektiğimiz ise sadece karın ağrısı…!!! Oysa zenginlik şudur, güzellik budur gibi bir standart olmaz, olamaz! Bu kavramlar jöle kıvamındadır, zamana ve kişiye bağlı olarak değişkenlik gösterir. Örneğin; 20lerde şişman olmak makbulken, günümüzde sıfır beden olmak için çekmediğimiz işkence kalmıyor. Adele gibi sesiyle insanları büyüleyen bir sanatçı “42 bedenim ve mutluyum. Sıska kızlardan nefret ediyorum.” diye demeç verdiğinde, şaşırıyoruz tabii. Çünkü bu beynimize işlenen ideal kadın tanımıyla eşleşmiyor.
Peki ya zenginlik? Zenginlik deyince aklınıza ne geliyor? Binlerce ihtişamlı fotoğraf karesi gözümüzün önünden geçerken, hiçbirimizin aklına yüzyıl önce sefalet içinde yaşayan ama bir somon ekmekle mutlu olan köylü gelmeyecektir. Bizler çağın getirdikleriyle zenginleştiğimizi sanırken, gün geçtikçe fakirleşiyoruz aslında. Çünkü beklentilerimiz aşırı boyutlarda tetiklendiği için sahip olduklarımız kısa bir süre için bizi mutlu ediyor ve sonra yine ‘daha’ demeye başlıyoruz. Bunun en büyük nedeni; medyadan kişisel gelişim kitaplarına kadar birçok alanda, ideal ve mutlu insan profillerinin yaratılması. Kim ne giymiş, nereye gitmiş, arabası ne, yeni sevgilisi kim, eski sevgilisi kiminle derken, gerçekle alakası olmayan bir hayatı örnek alıyoruz kendimize. Var olmayan köşeleri dönmenin yollarını arıyoruz sürekli. Dönemedikçe de, endişe ve tedirginlik karabasan gibi etrafımızı sarıyor. Sözüm ona bulduğunu iddia edenler işin kitabını yazıyorlar hemen. Biz de bir umutla kayıp hazinenin haritasını koşup satın alıyoruz. Sonrası ise yine hüsran, yine esmer günler...
Oysa zenginlik nedir? Sahip olmak istediğimiz şeylere sahipsek, zenginiz demektir. İşte sorun, neye sahip olmak istediğimizde. Ve sahip olmak isterken kendimizden neleri verdiğimizde yatıyor. Ama şunu da bilmenizi isterim ki, niyetim size kötümser olun, hedefleriniz olmasın, bunun için çabalamayın, her şeyi boş verin demek değil. Niyetim sadece nasıl bir dayatmanın içinde olduğumuzu ve bu dayatmanın içinde kendi kendimizi nasıl sınırlandırdığımızı anlamınızı sağlamak.
Epiktetos “Beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. Yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.” demiş. O yüzden bu yeni yıla sahip olduğum değerlerin farkında, hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey dilemeden, sade ve sessizce ama mutlu ve özgür giriyorum.
Siz de bu sene bir güzellik yapın kendinize. Sadece sahip olduklarınızı düşünün, mutlu olun onlarla... Sahip olmadıklarınız ise üzülsün, sizinle olamadıklarına…
Paul Auster’a sevgilerimle…
Edebiyat, Sanat, Felsefe, Psikoloji, Bedensel Gelişim, Zihinsel Gelişim, Ruhsal Gelişim, Fazla gelişmekten mütevellit ruhsal obesite halleri, Gelişmeye direnç gösteren anoreksik ruhlar, Yaratıcılığı yaşamın merkezine almak, Merkezi sınırların dışına çıkarmak...
21 Aralık 2011 Çarşamba
14 Kasım 2011 Pazartesi
SETTLE DOWN
Şu sıralar değişimin hızına yetişebilen birileri var mıdır? Değişimden etkilenmeyen birileri?
Acaba diyorum; eskiden de her şey bu kadar hızlı değişiyordu da, ben mi çok gençtim, hiçbir şey anlamıyordum. Ya da tam tersi, hissedilen değişim hızının yaşla başla bir alakası olmayabilir de! Her ne olursa olsun, böyle bir durumu ilk kez yaşadığımı itiraf etmeliyim. Gündem göz açıp kapayıncaya kadar değişirken ne oluyor anlayamıyorum bile… Beynimin içinde binlerce ses, hepsi aynı anda konuşuyor. İyi, kötü, doğru, yanlış, bütün kavramlar birbirine karışmışken, felaketlerin üst üste gelmesi ile sınanıyormuş gibi hissediyorum. Ama sonunda herkes gibi bende de kaçınılmaz olarak kanıksama hali ortaya çıkıyor. Zaten başka bir davranış şeklini beklemek de abes olur. Çünkü ders kitaplarında da öğretildiği gibi biz insanlar her şarta, her duruma uyum sağlayabilme ve ne olursa olsun yaşama içgüdüsüyle hareket eden canlılarız. Düşünün, Kaddafi’nin linç edilme görüntüleri bizler için çok eskide kaldı, öyle değil mi? Oysa bu olayın üstünden bir ay bile geçmedi. Telefondan bu görüntüye bakıp ‘Vaaauuuuuv’ diye tepki veren Clinton’ın sevincini hatırlayanların sayısı ise eminim bir elin parmağını geçmez.
Terör oluyor, tweetler havada uçuşuyor… Ölen gencecik delikanlılar isimleri silinirken, ‘şehitler’ adı altında devasa bir grubun parçası haline geliyorlar. Halbuki 1 gün önce ismi Mustafa’ydı, Hüseyin’di, Ahmet’ti… Bu gençler kimliklerinin yanında, hayallerini, umutlarını ve geleceklerini bizim için kaybettiler. Bütün bunlar olurken biz ne yapıyoruz? Sadece kanıksıyoruz…
Deprem oluyor, tweetler havada uçuşuyor… Üstüne bir daha deprem oluyor, evlerine geri dönenler ölüyor, gazeteciler ölüyor, karda çadırda kaderine terk edilenler ölüyor, tweetler havada uçuşuyor ama yardımlar ulaşmıyor… Bizdeki keşmekeşe karşılık, erdemli Japon halkı sessizce Türk elçiliğine para bırakıp kaçıyor, küçük Japon çocuklar harçlıklarını birleştirip depremzedelere gönderiyor, gençlik marşını sanki Türk’müş gibi yürekten hep bir ağızdan söylüyorlar ve yardım için gelen Japon doktor Miyaziki de son depremde ölüyor… Bütün bunlar olurken biz ne yapıyoruz? Sadece kanıksıyoruz…
Papandreu gidiyor, Berlusconi gidiyor, Tunus, Cezayir, Mısır, Libya, Arap ülkelerinin hepsi sırayla darmadağın oluyor, tweetler havada uçuşuyor, gemi kaçırılıyor, kaçıran öldürülüyor, parmaklıkların ardı dolup taşıyor, parmaklığın ardındakiler ölüyor, tweetler havada uçuşuyor, ama tweetlerin havada uçması yetmiyor, sosyal medya sadece antisosyal kişilik bozuklukları üretmeye yarıyor… Bütün bunlar olurken biz ne yapıyoruz? Sadece kanıksıyoruz…
İşte bu ahval ve şerait içinde dahi kanıksamak dışında yapacağımız bir şeyler olmalı? Ama bir gerçek var ki; bu kafa karışıklığında sağlıklı karar vermek çok zor. Ruhumuza iyi gelecek bir şey bulmalıyız? Zihnimizi sakinleştirebilecek bir şey? Sanırım bu şeyi en iyi ifade eden kelime ‘settle down’ olabilir. İngilizce durulmak, sakinleşmek, yerleşmek, çoluk çocuğa karışmak gibi çok sayıda anlamı olan bu kelimeyi ilk fark edişim, Cat Stevens’ın ‘Father and Son’ şarkısında baba oğluna nasihat verirken olmuştu. “Find a girl, setle down, If you want you can marry…” diyordu oğluna. Sonra Adele’in muhteşem şarkısı “Someone like you” da tekrar bir işaret gibi karşıma çıktı. Kimbra’nın ‘Settle down’ şarkısını da dinleyince, işte bu dedim, aradığım bu olmalı. Belki de şu sıralar hepimizin ihtiyacı olan, dev dalgalı okyanusta boğuşmaktansa, bir süreliğine de olsa durgun sularda kalmak ve o sularda sakinliği yaşayabilmek. Çünkü bütün gürültüleri, hatta kendini bile susturduğunda, iç sesini duymaya başlıyorsun.
Şimdi bir masa hayal et. Eski ahşap bir masa, üzeri kalın bir toz yığınıyla kaplı… O masaya yaklaşıp iki yanından ellerinle tuttuğunu düşün. Havada uçuşan tozdan nefes alman gittikçe zorlaşıyor. Neden buradayım diye düşünüyorsun. Bu tozlu masanın benimle ne alakası olabilir? Ama ellerin masaya yapıştı, oradan uzaklaşamıyorsun bir türlü. Peki bu durumda ne yapacaksın?
Ben masanın üstündeki tozu bütün gücümle üflüyorum. Tozlar sağa sola dağılırken antika masanın yüzeyi görünmeye başlıyor. Üflemeye devam ettikçe üstüne kazınmış olan şekli fark ediyorum. Bu benim yaşam haritam. Geçmişim ve geleceğim… Şu anın içinden haritaya bakınca artık kendi gerçek gündemimi görebiliyorum. Evet, benim gündemimde ikinci kitap var, sevdiğim ve seveceğim bütün iyi insanlar ve bilhassa onlar için, insanlık için umut ışığı yakmak var… Öyle huzur doluyum ki, sükunetin içinde ellerim hiç zorlanmadan, kendiliğinden masadan ayrılıyor. Çünkü artık nerede durduğumu ve bundan sonra ne yapmam gerektiğini biliyorum.
Peki sen? Sen hazır mısın?
Öyleyse sadece sessizliği dinle, duyacaksın.
6 Ekim 2011 Perşembe
Bugün Steve Jobs Öldü
Steve Jobs…, böylesine bir beynin, böylesine bir hayal gücünün aramızdan ayrılmış olması, insanlık için büyük bir şanssızlık…
Düşünsenize; şu yaşadığımız zamanda tarihte iz bırakabilecek birileri nadiren ortaya çıkıyor. Dünyayı değiştirebilenler ise yok denebilecek kadar az! İşte Steve Jobs o az sayıdaki kişiden biriydi, dünyayı değiştirmek adına çok büyük adımlar atmakla kalmadı, ötesine de geçti.
Oysa günümüzde büyük beyinler sıradanlık okyanusundan çıkamıyorlar. İçinde deha barındıran sanat eserlerine bir bakın; hepsi geçmişte yapılıp günümüze gelen ve etkisini hâlâ sürdüren eserler... Bu eserlerin yaratıcıları olan sanatçılar ise artık yaşamıyorlar. Yaşayanlar, kolaya kaçıp birbirinin taklidi ürünler ortaya çıkarabilmekle yetiniyor sadece. Neden? Çünkü kolaycı beyin, sürümden kazanma zihniyetiyle çalıştığından yeni bir şeyler ortaya çıkarmak istemez. Hâlbuki Mevlana’nın dediği gibi artık yeni şeyler söylememiz gerekmiyor mu? Aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten, aynı yüzleri görmekten ne zaman sıkılacağız, doğrusu çok merak ediyorum.
Gelecekte, bir başka asırdan günümüze baktıklarında belki de bu zamanı yaratıcılığın katledildiği, sıradan zamanlar olarak tanımlayacaklar. Ve bizler de ne yazık ki, bu sıradan zamanlarda yaşamış insanlar olarak etiketleneceğiz! Eğer bir çuvalın içine gireceksek, ben Steve Jobs gibi hayal gücü yüksek insanların olduğu çuvalın içinde olmak isterdim. Çünkü biliyorum ki hayal gücüyle o çuval delinecek ve içindekiler yeni bir şeyler bulabilme tutkusuyla farklı yönlere dağılacaklar.
Steve Jobs “Sokrates'le bir öğleden sonrası geçirmek için tüm teknolojimi verirdim.” demiş. Onun bu sözlerini bilmeden ben de her zaman sayıklayıp dururdum. “Hayattaki en büyük ama imkânsız isteğim; zamanda yolculuk yapıp Kafka’yla, Dostoyevski’le, Nazım Hikmet’le, Orhan Veli’yle, Pablo Neruda’yla, Oscar Wilde’la, Platon’la, Schopenhauer’la, Nietzsche’yle ve diğer hayran olduğum dehalarla, ki şimdi aralarına Steve Jobs’u da ekleyebilirim, tanışmak ve onlarla karşılıklı bir kahve içip sohbet etmek…” Bu ütopik isteğim gerçekleşmiş olsaydı, herhalde dünyada benden mutlusu olmazdı. Ruhum ne beslenirdi ama… Sanatla, felsefeyle, yaratıcı düşünceyle doyma hissini belki hayatımda ilk kez tadardım. Doğrusu şimdi bu hayalden çıkıp gerçeğe dönmek içimden hiç gelmiyor. Ama bir taraftan merak ediyorum, döndüğüm kimin ya da neyin gerçeği?
Böyle zamanlarda aklıma hep ‘Bu su’ gelir. Aramızdan kendi isteğiyle ayrılmış, çağımızın özgün yazarlarından David Foster Wallace’in konuşmasından hazırlanmış bir kitap ‘Bu su’… İçinde yüzdüğümüz suyun farkına varabilmemiz ve belki de o suların içinde yitip gitmememiz için her sayfada sadece bir iki cümle yazılmış… Wallace kitabın başında bir ankedotla başlar.
“İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı bir balık başıyla onlara selam verip, “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” demiş. Biraz yüzdükten sonra genç balıklardan biri dayanamayıp diğerine sormuş: “Su da neyin nesi?”
Evet, artık bizim de ‘Su da neyin nesi?’ diye sormamızın vakti gelmedi mi?
Steve Jobs’un sözleri ile bu yazıya nokta koymadan önce, çok geç olmadan hatta belki de şimdi, suda ne olup bittiğini sormanızı öneriyorum. Sorun ki, farkına varın. Farkına varın ki, var olan gücünüz açığa çıksın. Ve bu güçle, dünyayı değiştirebilecek kadar çılgın olmayı deneyin. En azından kendi dünyanızı, kendi gerçekliğinizi…
“Zamanınız sınırlı, o halde başkasının hayatını yaşayarak onu çöpe atma! Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarını yaşama tuzağına düşme. Başkalarının fikirlerinin gürültüsü, içinden gelen sesi yutmasın. En önemlisi ise kalbini ve sezgilerini takip edecek cesarete sahip ol. Çünkü kalbin ve sezgilerin, her nasılsa, ne olmak istediğini gerçekten biliyor. Geri kalan diğer her şey ikinci plandadır."
Düşünsenize; şu yaşadığımız zamanda tarihte iz bırakabilecek birileri nadiren ortaya çıkıyor. Dünyayı değiştirebilenler ise yok denebilecek kadar az! İşte Steve Jobs o az sayıdaki kişiden biriydi, dünyayı değiştirmek adına çok büyük adımlar atmakla kalmadı, ötesine de geçti.
Oysa günümüzde büyük beyinler sıradanlık okyanusundan çıkamıyorlar. İçinde deha barındıran sanat eserlerine bir bakın; hepsi geçmişte yapılıp günümüze gelen ve etkisini hâlâ sürdüren eserler... Bu eserlerin yaratıcıları olan sanatçılar ise artık yaşamıyorlar. Yaşayanlar, kolaya kaçıp birbirinin taklidi ürünler ortaya çıkarabilmekle yetiniyor sadece. Neden? Çünkü kolaycı beyin, sürümden kazanma zihniyetiyle çalıştığından yeni bir şeyler ortaya çıkarmak istemez. Hâlbuki Mevlana’nın dediği gibi artık yeni şeyler söylememiz gerekmiyor mu? Aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten, aynı yüzleri görmekten ne zaman sıkılacağız, doğrusu çok merak ediyorum.
Gelecekte, bir başka asırdan günümüze baktıklarında belki de bu zamanı yaratıcılığın katledildiği, sıradan zamanlar olarak tanımlayacaklar. Ve bizler de ne yazık ki, bu sıradan zamanlarda yaşamış insanlar olarak etiketleneceğiz! Eğer bir çuvalın içine gireceksek, ben Steve Jobs gibi hayal gücü yüksek insanların olduğu çuvalın içinde olmak isterdim. Çünkü biliyorum ki hayal gücüyle o çuval delinecek ve içindekiler yeni bir şeyler bulabilme tutkusuyla farklı yönlere dağılacaklar.
Steve Jobs “Sokrates'le bir öğleden sonrası geçirmek için tüm teknolojimi verirdim.” demiş. Onun bu sözlerini bilmeden ben de her zaman sayıklayıp dururdum. “Hayattaki en büyük ama imkânsız isteğim; zamanda yolculuk yapıp Kafka’yla, Dostoyevski’le, Nazım Hikmet’le, Orhan Veli’yle, Pablo Neruda’yla, Oscar Wilde’la, Platon’la, Schopenhauer’la, Nietzsche’yle ve diğer hayran olduğum dehalarla, ki şimdi aralarına Steve Jobs’u da ekleyebilirim, tanışmak ve onlarla karşılıklı bir kahve içip sohbet etmek…” Bu ütopik isteğim gerçekleşmiş olsaydı, herhalde dünyada benden mutlusu olmazdı. Ruhum ne beslenirdi ama… Sanatla, felsefeyle, yaratıcı düşünceyle doyma hissini belki hayatımda ilk kez tadardım. Doğrusu şimdi bu hayalden çıkıp gerçeğe dönmek içimden hiç gelmiyor. Ama bir taraftan merak ediyorum, döndüğüm kimin ya da neyin gerçeği?
Böyle zamanlarda aklıma hep ‘Bu su’ gelir. Aramızdan kendi isteğiyle ayrılmış, çağımızın özgün yazarlarından David Foster Wallace’in konuşmasından hazırlanmış bir kitap ‘Bu su’… İçinde yüzdüğümüz suyun farkına varabilmemiz ve belki de o suların içinde yitip gitmememiz için her sayfada sadece bir iki cümle yazılmış… Wallace kitabın başında bir ankedotla başlar.
“İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı bir balık başıyla onlara selam verip, “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” demiş. Biraz yüzdükten sonra genç balıklardan biri dayanamayıp diğerine sormuş: “Su da neyin nesi?”
Evet, artık bizim de ‘Su da neyin nesi?’ diye sormamızın vakti gelmedi mi?
Steve Jobs’un sözleri ile bu yazıya nokta koymadan önce, çok geç olmadan hatta belki de şimdi, suda ne olup bittiğini sormanızı öneriyorum. Sorun ki, farkına varın. Farkına varın ki, var olan gücünüz açığa çıksın. Ve bu güçle, dünyayı değiştirebilecek kadar çılgın olmayı deneyin. En azından kendi dünyanızı, kendi gerçekliğinizi…
“Zamanınız sınırlı, o halde başkasının hayatını yaşayarak onu çöpe atma! Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarını yaşama tuzağına düşme. Başkalarının fikirlerinin gürültüsü, içinden gelen sesi yutmasın. En önemlisi ise kalbini ve sezgilerini takip edecek cesarete sahip ol. Çünkü kalbin ve sezgilerin, her nasılsa, ne olmak istediğini gerçekten biliyor. Geri kalan diğer her şey ikinci plandadır."
Etiketler:
Bu Su,
Deha,
Hayal Gücü,
Steve Jobs,
Yaratıcılık
5 Ekim 2011 Çarşamba
YAŞAMIN BİR ANLAMI OLSA, BU NE OLURDU?
Dünyada uzun zaman geçirdim. Kimine göre kısa gelebilir. Ama bence oldukça uzun…
Geçirdiğim bu uzun zamandan sonra geldiğim noktadan, ama hâlâ zamanın içinde bir yerde, yaşamıma bakıyorum. Bir ders çıkarmam, bir şey öğrenmiş olmam gerekiyormuş gibi geliyor. Ne de olsa dünyaya gelmemizin bir anlamı olmalı, öyle değil mi? Dünyada gelmiş, geçmiş ve gelecek her insanın bir gün gelip karşılaşacağı kaçınılmaz soru bu… “Neden geldik? Neden gidiyoruz?”
Bu anlam arayışı, içindeki çelişkilerle beraber kafaları meşgul ederken, neden sorusunu soran onca düşünürün artık var olmadığı gerçeği, ne kadar düşünürsen düşün bir şeyleri değiştiremediğini gösteriyor galiba. Böylece korkuyla karışık tedirginlikle arayış içine giren insan, hayata anlamlar yüklemeye başlıyor. Kimi bir düşünce akımına teslim ediyor kendini… Kimi en yakınında bulduğu bir inanca sığınıyor… Kimi başka insanlarda arıyor anlamı… Kimi ise ‘ne kadar çok para o kadar çok anlam’ sözünü yaşamının tek ve vazgeçilmez manifestosu haline getiriyor.
Buna ‘değer’ diyor, bilenler. Benim için önce ailem gelir gibi. Önce para, önce aşk, önce iş, önce din, önce sağlık, önce millet, önce ben… Her ne bulduysa, ona sıkı sıkı bağlanıp tutunmaya çalışan insanoğlu ya da kızı için malum soru rafa kaldırılıyor bir süre. Ama gün geliyor, bulduğu çok değerli anlam avuçlarının arasında dağılıp giderken, aynı soruyla yine baş başa kalıyor insanımız. “Hayatın anlamı nedir?”
Zamanda tökezlememek için ne bulduysa tutunmaya çalışanlar çoğunluğu oluşturuyorsa, ayakta durmaktan vazgeçip zamanın üstüne boylu boyunca uzananlar da çoğunluğu oluşturuyor. Ama bu defa azınlığın çoğunluğu…
Azınlığın çoğunluğu olanlar boş verdikleri için yaşama ‘artık bitse de gitsek’ diye bakarlar. Yattıkları yerden daha az zarar görmeyi bekleseler de, ayaktakilerle aynı fırtınalara maruz kalmaktan kurtaramazlar kendilerini. Aralarında tepkisizlikten sıkılanlar, kendilerini bıraktıkları akışa müdahale etme isteğiyle yanıp tutuşurlar bazen. Ve müdahalenin sonunda ya aptal ilan edilirler ya da abdal… Ama ilan ne olursa olsun, üstünde yazan üç harf her zaman sabittir! “Ö, L, Ü”
Azınlığın azınlığı olanlar ise, ki sanırım ben de bu gruptayım, zamanın içinde hiçbir şeye tutunmadan ama her şeyi merak ederek, bir yatar, bir oturur, bir kalkar, bir düşer, bir koşar, bir yorulur, bir zıplar, bir durur… Bir heyecanla kendi etrafında döner… Bir döner, bir döner sormayın gitsin... Bir düştü mü de her defasında kalkmasını bilir ama…
Bu defa düştüğüm yerden kalkmadan önce, bir an için durup etrafıma bakıyorum. Zamanla birlikte sürüklenen insanlar yanımdan geçip gidiyor. Sevdiklerim, sevmediklerim, benim için hiçbir şey ifade etmeyenler ya da çok şey ifade edenler… Hızla geçerken bazılarının yüzünü seçemiyorum bile. Kimi el sallıyor bana… Kimi küçücük elleriyle öpücük gönderiyor. Yakalamak istiyorum… Ama uçup gidiyor…
Belli ki, geride kalanlar yetişene kadar ben yolu bitirmiş olacağım. Geçip gidenlere ulaşmam da artık mümkün değil. Benimle aynı hızda sürüklenen birileri var mı diye son bir kez daha bakıyorum etrafa. Elini tutabileceğim bir kişi? Zamanın içinde sürüklenirken, “Stand by me” ile dans edebileceğim? Birlikte düşüp birlikte gülebileceğim, birlikte kalkıp yeniden dans edebileceğim biri var mı diye bakıyorum. Tanıdık bir yüz? Belki de hiç tanımadığım biri?
Zaman benim için ne zaman bitecek, doğrusu bilmiyorum… Bittiğinde beni ne bekliyor? Belki hiçbir şey yok… Belki de her şey var… Sınırlı beynimin oluşturduğu gerçekler, sınırsız beynimin kurduğu hayaller kadar büyük olmasa da, şimdilik beni oyalamaya devam ediyor. Ve ben bu oyalanmadan arta kalan zamanda, anlam aramak yerine zamanın içinde dans etmeyi tercih ediyorum.
Anlam, anlamsızlığın içinde şekillenirken, bu kez “It's a good day” çalıyor fonda. Bana doğru uzanan eli tutuyorum. Ve dans başlıyor. İki ileri, bir geri…
Geçirdiğim bu uzun zamandan sonra geldiğim noktadan, ama hâlâ zamanın içinde bir yerde, yaşamıma bakıyorum. Bir ders çıkarmam, bir şey öğrenmiş olmam gerekiyormuş gibi geliyor. Ne de olsa dünyaya gelmemizin bir anlamı olmalı, öyle değil mi? Dünyada gelmiş, geçmiş ve gelecek her insanın bir gün gelip karşılaşacağı kaçınılmaz soru bu… “Neden geldik? Neden gidiyoruz?”
Bu anlam arayışı, içindeki çelişkilerle beraber kafaları meşgul ederken, neden sorusunu soran onca düşünürün artık var olmadığı gerçeği, ne kadar düşünürsen düşün bir şeyleri değiştiremediğini gösteriyor galiba. Böylece korkuyla karışık tedirginlikle arayış içine giren insan, hayata anlamlar yüklemeye başlıyor. Kimi bir düşünce akımına teslim ediyor kendini… Kimi en yakınında bulduğu bir inanca sığınıyor… Kimi başka insanlarda arıyor anlamı… Kimi ise ‘ne kadar çok para o kadar çok anlam’ sözünü yaşamının tek ve vazgeçilmez manifestosu haline getiriyor.
Buna ‘değer’ diyor, bilenler. Benim için önce ailem gelir gibi. Önce para, önce aşk, önce iş, önce din, önce sağlık, önce millet, önce ben… Her ne bulduysa, ona sıkı sıkı bağlanıp tutunmaya çalışan insanoğlu ya da kızı için malum soru rafa kaldırılıyor bir süre. Ama gün geliyor, bulduğu çok değerli anlam avuçlarının arasında dağılıp giderken, aynı soruyla yine baş başa kalıyor insanımız. “Hayatın anlamı nedir?”
Zamanda tökezlememek için ne bulduysa tutunmaya çalışanlar çoğunluğu oluşturuyorsa, ayakta durmaktan vazgeçip zamanın üstüne boylu boyunca uzananlar da çoğunluğu oluşturuyor. Ama bu defa azınlığın çoğunluğu…
Azınlığın çoğunluğu olanlar boş verdikleri için yaşama ‘artık bitse de gitsek’ diye bakarlar. Yattıkları yerden daha az zarar görmeyi bekleseler de, ayaktakilerle aynı fırtınalara maruz kalmaktan kurtaramazlar kendilerini. Aralarında tepkisizlikten sıkılanlar, kendilerini bıraktıkları akışa müdahale etme isteğiyle yanıp tutuşurlar bazen. Ve müdahalenin sonunda ya aptal ilan edilirler ya da abdal… Ama ilan ne olursa olsun, üstünde yazan üç harf her zaman sabittir! “Ö, L, Ü”
Azınlığın azınlığı olanlar ise, ki sanırım ben de bu gruptayım, zamanın içinde hiçbir şeye tutunmadan ama her şeyi merak ederek, bir yatar, bir oturur, bir kalkar, bir düşer, bir koşar, bir yorulur, bir zıplar, bir durur… Bir heyecanla kendi etrafında döner… Bir döner, bir döner sormayın gitsin... Bir düştü mü de her defasında kalkmasını bilir ama…
Bu defa düştüğüm yerden kalkmadan önce, bir an için durup etrafıma bakıyorum. Zamanla birlikte sürüklenen insanlar yanımdan geçip gidiyor. Sevdiklerim, sevmediklerim, benim için hiçbir şey ifade etmeyenler ya da çok şey ifade edenler… Hızla geçerken bazılarının yüzünü seçemiyorum bile. Kimi el sallıyor bana… Kimi küçücük elleriyle öpücük gönderiyor. Yakalamak istiyorum… Ama uçup gidiyor…
Belli ki, geride kalanlar yetişene kadar ben yolu bitirmiş olacağım. Geçip gidenlere ulaşmam da artık mümkün değil. Benimle aynı hızda sürüklenen birileri var mı diye son bir kez daha bakıyorum etrafa. Elini tutabileceğim bir kişi? Zamanın içinde sürüklenirken, “Stand by me” ile dans edebileceğim? Birlikte düşüp birlikte gülebileceğim, birlikte kalkıp yeniden dans edebileceğim biri var mı diye bakıyorum. Tanıdık bir yüz? Belki de hiç tanımadığım biri?
Zaman benim için ne zaman bitecek, doğrusu bilmiyorum… Bittiğinde beni ne bekliyor? Belki hiçbir şey yok… Belki de her şey var… Sınırlı beynimin oluşturduğu gerçekler, sınırsız beynimin kurduğu hayaller kadar büyük olmasa da, şimdilik beni oyalamaya devam ediyor. Ve ben bu oyalanmadan arta kalan zamanda, anlam aramak yerine zamanın içinde dans etmeyi tercih ediyorum.
Anlam, anlamsızlığın içinde şekillenirken, bu kez “It's a good day” çalıyor fonda. Bana doğru uzanan eli tutuyorum. Ve dans başlıyor. İki ileri, bir geri…
AMY WINEHOUSE İÇİN
Bir damla yaş, yanaklarımda asılı kaldı. Akıp gitmek varken, durdu öylece... Sanki hapishaneden firar etmiş bir tutuklu da, özgürlüğe adım atınca ne yapacağını şaşırmış gibi… Spotlar çevriliyor üstüne, sirenler çalmaya başlıyor. Öleceğini bile bile orada bekleyen tutuklu gibi, gözyaşının saygı duruşu da böyle sessiz, böyle derin oluyor işte. Öyle ki içimde bir deprem başlatıyor. Geçtiği her yerde derin bir acı bırakarak ilerliyor deprem… Ve titremeye başlıyor dudaklarım. Nihayet hapishanenin kapısı açılıyor ardına kadar. Gözyaşları birbiri peşi sıra çıkmaya başlıyor. Ve o ilk çıkan gözyaşını da alıyorlar aralarına, akıp gidiyorlar sonsuzluğa doğru…
Yanağımda asılı kalan gözyaşının saygı duruşu, o saygıyı sonuna kadar hak eden sıra dışı bir sanatçı için… Amy Winehouse için.
İstanbul’da konser vereceğini duyduğum gün, birbirine benzeyen pek çok sanatçı bozması arasında benzersiz bir ses duyabilme ihtimali bile heyecanlanmama yetmişti. Aylar öncesinden biletleri almıştık. Konserden bir gün önce gece yarısı iptal edildiğini duyduğumda, “Nasıl olur?” diyebildim sadece. Nasıl olur, anlam veremiyordum çünkü. Ama olmuştu! Sanki kaybetmişim gibi bir keder vardı içimde. Belki bir kez de olsa onu görememenin verdiği acıydı bu. Belki de derin bir saygı duruşu çoktan başlamıştı benim için.
O gitmeden de arkasından atıp tuttular… O gittikten sonra da… Ve ben şimdi bütün o yuhalamaların, bütün o yapmacık söylemlerin bumerang gibi ait oldukları yere gerisin geriye dönmesini istiyorum.
Bildiğim bir şey var. O da, boş konuşmanın alışkanlıklar içinde en beter olduğu! Hatta Amy’nin ölüm sebebi olarak gösterilen uyuşturucudan ya da alkolden bile daha beter… Bana göre; Amy’nin asıl ölüm sebebi böylesine büyük bir yeteneğin ‘anlaşılamadan’ boş konuşanlarca ölüme terk edilmesidir.
Keşke benim elimden bir şey gelseydi. Düşünüyorum da, belki İstanbul’a gelmiş olsaydı, sahnedeki Amy’e “Biz seni anlıyoruz, biz seni seviyoruz…” diye avazım çıktığı kadar bağırırdım ve belki beni duyardı. Belli belirsiz gülümseme oluşurdu yüzünde... Ve o gülümseme, devam etmek için bir işaret olurdu belki, kim bilir…
Bazen sıradan gibi görünen bir şey, sıra dışı olanların bütün hayatını değiştirebilir. Çünkü sıra dışı olanlar, sıradanlığın içine gizlenmiş hazineyi görebilecek gözlere ve ona dokunabilecek cesarete sahiplerdir.
Eğer sen sıradaysan, sıra dışı olmak nedir bilemezsin. Sırada beklerken, sıradanlık gözlüğü takarlar gözüne. O gözlükten bakınca sadece sırayı görürsün. Ve neyi beklediğini bilmeden devam edersin beklemeye… Ölümle yaşam arasındaki ince çizgide dans edenleri gördüğündeyse, sıradan çıkmakla çıkmamak arasında kalırsın. Ama tam sen çıkacakken söylenerek hızla etrafını çevirirler ve sen o gürültüde farklı sesleri duyamaz olursun. Oysa gerçek anlamıyla sanat için sıra dışılık gereklidir, sıra dışılık içinse cesaret… Ve farklı olmak, Amy Winehouse’dan “Back to black” dinlemek gibi bir şeydir…
Herkes Amy’nin arkasından bir şeyler yazarken ben nasıl farklı olabilirim, doğrusu bilmiyorum. Ama tek söyleyebileceğim şey, yanaklarımda asılı kalan gözyaşının da, ardından gelenlerin de gerçek olduğudur.
Son söyleyeceklerimi toparlamak istiyorum şimdi. Ama hepsi bir yere dağılıyor. Elimde kalanlar, ki biri tam bile değil, sizlerde belli belirsiz bir gülümseme yaratır mı? Doğrusu umut etmek dışında yapacak pek bir şey yok.
Yıllar sonra sıradanlar hatırlanmazken, Amy Winehouse o büyüleyici sesiyle var olmaya devam edecek. Tıpkı bu dünyadan ayrılmış diğer büyük sanatçılar gibi… Ve gelecekte bir gün bir barda “Back to black” çalarken…
5 Ocak 2011 Çarşamba
ÖDÜL
Masamda köpüklü bir türk kahvesi… Kokusu bütün odayı kaplamış. Öyle ki dayanamayıp bir yudum alıyorum kahveden. Bundan büyük bir keyif var mı diye düşünüyorum, o sırada.
Sonra gazeteyi açıyorum… Yo pardon, cümleyi şu şekilde düzeltmem lazım; ‘Sonra gazetenin ilgili sayfasını tıklıyorum’. Çünkü artık gazeteyi açmak, sayfalarını çevirmek çok eskide kalmış bir alışkanlığa dönüştü. Bilgisayar ekranına sıkışıp kalmış yazıları okumaya çalıştıkça, okuma eyleminin ruhunu da kaybettik. Ve bundan bihaber olan bizler, mütemadiyen tıklamaya devam ediyoruz.
Hâlbuki Pazar sabahları bütün aile hep beraber gazete okumanın tadı bir başka olurdu. Gazetenin kokusu bana hâlâ çocukluğumdaki o günleri çağrıştırır. O sımsıcak sahnedeki anne, baba ve çocuklar, hepimiz değiştik! Yüzlerimizde kırışıklıklar, saçlarımızda beyazlar oluştu. Sadece bedenimizle de sınırlı değildi, bu değişim… Düşüncelerimiz, hayallerimiz, arzularımız, ihtiyaçlarımız, hayattan beklentilerimiz de değişti. Artık hangimiz babamızdan ‘şemsiye çikolata’ getirmesini bekliyoruz? Yokluk içinde paha biçilmez değere sahip olan şemsiye çikolataların jelatinlerini bile sakladığımızı hatırlıyorum. Günümüzde raflarda sıralanan gösterişli çikolatalar sayısız çeşitlilikte ve kalitede olsa da, hiçbiri çocukluğumdaki şemsiye çikolatanın yerini dolduramadı. Tıpkı Pazar sabahlarının vazgeçilmezi demli çay gibi… Emektar çaydanlıktan çay makinesine geçtikçe, çayın da tadı yavanlaştı ya da artık bana öyle geliyor.
İnsan alışkanlıklarından nasıl vazgeçer ya da vazgeçmek zorunda kalır? Bu sorunun tek bir cevabı olabilir. O da zaman…!
Zaman, önüne ne gelirse savurup geçen bir nehir gibi… Ama sen onun içindeyken ne sürüklendiğini, ne de yanından savrulup gidenleri görebiliyorsun. Nehrin sonuna doğru yaklaştıkça aklın başına geliyor belki… Ama akıntının tersine yüzmek ne mümkün, seni bekleyen sona doğru hızla çekiliyorsun. Doğduğumuz gün çekilmeye başlıyoruz sona ve öldüğümüz güne kadar bu böyle devam ediyor. Nehir hep aynı hızla aksa da, bize gittikçe hızlanıyormuş gibi gelmesi aslında bir yanılsamadan ibaret... Ve bizler zamanı boşa harcadığımızı görmek yerine, bu illüzyona inanmayı tercih ediyoruz.
Yokluktan varlığa, varlıktan tekrar yokluğa gidişte, her ne kadar değişimden söz edip dursak ta, temelde değişmediğimiz ortada. Aslında yaşam tıpkı bir kısır döngü gibi… Ve ben bu döngü içindeki değişimlerden sadece işime gelenleri alıp, diğerlerini boş vermeyi tercih ediyorum. Yani çayı çaydanlıkta demleyerek içmeye, gazeteyi sayfalarını çevirerek okumaya ya da her yaşta kendimi genç hissetmek gibi beni gülümseten aktivitelere, kim ne derse desin devam etmek ve bunun için olanak yaratmak içimdeki çocuğa enerji veriyor.
Nehir zamansa eğer, onun içinde panik halinde debelenenler bitap düşüyorlar sadece. Hayat yorgunu olmak yerine, suyun üstüne yatıp gökyüzüne bakarak sürüklenmek ya da nehrin dibindeki dünyaları keşfetmek yani zamanın tadını çıkarmak, sessiz bir meydan okuyuş gibi… Ve ben zamana meydan okumak için sabırsızlanıyorum doğrusu.
Neyse biz dönelim, internetten gazete okumaya çalışan bana. Kafamda bu kadar düşünce varken, ekrana doğru amaçsızca baktığımı fark ettim önce. Sayfaları gelişigüzel tıklarken Doğan Hızlan’ın yazısı dikkatimi çekti. Yazının başlığı; Sedat Simavi edebiyat ödülü Adnan Binyazar’a… Ve içimde bir şey sızlamaya başladı. Büyük ihtimalle kalbimdi, sızlayan…!
İlk kitabım olan İsimsiz’le bu ödüle başvurmuştum. Aslında bu kitapla başvurduğum tek ödüldü bu. Sedat Simavi edebiyat ödülünde, edebiyatın her türü yarışıyor. Yani roman şiirle, şiir denemeyle, deneme hikâyeyle… Görülüyor ki, bu karmaşık ödülü kazanamamıştım. Kabullenmek gerekirdi gerekmesine ama ‘neden’ sorusu kafamı kurcalıyordu. Neden, neden kazanamadım? Bana göre kitabım ödülü fazlasıyla hak ediyordu ama bir şeyler eksikti demek ki…! Ya da fazlaydı…! Yinede anlamıyordum, insanlar neden göremiyordu? Gözlerine perde mi inmişti hepsinin? İsyan etmek geliyordu içimden. Ve o sırada aynaya baktım ve kendimde kıskançlığı, öfkeyi, hayal kırıklığını, umutsuzluğu, karamsarlığı ve birçok karanlık duyguyu bir arada gördüm. Bana ait olmayan bu duygular güçlendikçe aynadaki ben, çirkinleşiyordum sanki. Bu ben miydim? Takdir edilmiyorum diye öfkelenen ya da hayallerinden vazgeçecek kadar korkan kişi gerçekten ben olabilir miydim? Kime ait olduğunu bilmediğim bu sesleri şimdi susturmazsam, kısa bir süre içinde aynadaki yüzüm buruş buruş bir ihtiyara dönüşecekti. Derin bir nefes aldım ve kendime ‘zamana dön’ dedim. ‘Nehri düşün, hadi şimdi zamana dön…’
Ödülü kazanan Adnan Binyazar 1934 doğumlu. Bense 1976. Arada kat edilmiş uzun bir nehir var. Tecrübe, yetenek ve emekle süslenmiş bir nehir. Adnan Binyazar’ı bu nehrin içinde yarattığı her eser için tebrik ediyorum. Bu ödülü sonuna kadar hak ettiğinden eminim. Bana gelince; çok yol almış olmasam da, ne şanslıyım ki nehir bana çoktan bir ödül verdi. Üstelik birinden ya da birilerinden değil, nehrin kendisinden aldım ben bu ödülü… Ve biliyorum ki; bırakmadığım sürece kimse onu elimden alamayacak.
İşte bu ödül; fırtınada bile boğulmamı engelleyen, üzerine uzanıp güneşlenebileceğim bir can simidi... Bu can simidinin üzerinde ‘Düşün’ yazıyor. Hepsi bu mu dediğinizi duyar gibiyim. Evet, hepsi bu… Tek bir kelime… Düşün… Çünkü düşündüğün sürece, bu basit kelimenin içine saklanmış binlerce düş yeryüzüne çıkabilecek… Ve düşler ete kemiğe büründükçe, bir de bakmışsın içinde sürüklendiğin nehir sakinleşmiş hatta sen kıyıya bile çıkmışsın. Kimsenin ayak basmadığı bu yerlerde kim bilir keşfedilecek ne çok şey vardır, bir düşünsene… Sadece düşün…
Sonra gazeteyi açıyorum… Yo pardon, cümleyi şu şekilde düzeltmem lazım; ‘Sonra gazetenin ilgili sayfasını tıklıyorum’. Çünkü artık gazeteyi açmak, sayfalarını çevirmek çok eskide kalmış bir alışkanlığa dönüştü. Bilgisayar ekranına sıkışıp kalmış yazıları okumaya çalıştıkça, okuma eyleminin ruhunu da kaybettik. Ve bundan bihaber olan bizler, mütemadiyen tıklamaya devam ediyoruz.
Hâlbuki Pazar sabahları bütün aile hep beraber gazete okumanın tadı bir başka olurdu. Gazetenin kokusu bana hâlâ çocukluğumdaki o günleri çağrıştırır. O sımsıcak sahnedeki anne, baba ve çocuklar, hepimiz değiştik! Yüzlerimizde kırışıklıklar, saçlarımızda beyazlar oluştu. Sadece bedenimizle de sınırlı değildi, bu değişim… Düşüncelerimiz, hayallerimiz, arzularımız, ihtiyaçlarımız, hayattan beklentilerimiz de değişti. Artık hangimiz babamızdan ‘şemsiye çikolata’ getirmesini bekliyoruz? Yokluk içinde paha biçilmez değere sahip olan şemsiye çikolataların jelatinlerini bile sakladığımızı hatırlıyorum. Günümüzde raflarda sıralanan gösterişli çikolatalar sayısız çeşitlilikte ve kalitede olsa da, hiçbiri çocukluğumdaki şemsiye çikolatanın yerini dolduramadı. Tıpkı Pazar sabahlarının vazgeçilmezi demli çay gibi… Emektar çaydanlıktan çay makinesine geçtikçe, çayın da tadı yavanlaştı ya da artık bana öyle geliyor.
İnsan alışkanlıklarından nasıl vazgeçer ya da vazgeçmek zorunda kalır? Bu sorunun tek bir cevabı olabilir. O da zaman…!
Zaman, önüne ne gelirse savurup geçen bir nehir gibi… Ama sen onun içindeyken ne sürüklendiğini, ne de yanından savrulup gidenleri görebiliyorsun. Nehrin sonuna doğru yaklaştıkça aklın başına geliyor belki… Ama akıntının tersine yüzmek ne mümkün, seni bekleyen sona doğru hızla çekiliyorsun. Doğduğumuz gün çekilmeye başlıyoruz sona ve öldüğümüz güne kadar bu böyle devam ediyor. Nehir hep aynı hızla aksa da, bize gittikçe hızlanıyormuş gibi gelmesi aslında bir yanılsamadan ibaret... Ve bizler zamanı boşa harcadığımızı görmek yerine, bu illüzyona inanmayı tercih ediyoruz.
Yokluktan varlığa, varlıktan tekrar yokluğa gidişte, her ne kadar değişimden söz edip dursak ta, temelde değişmediğimiz ortada. Aslında yaşam tıpkı bir kısır döngü gibi… Ve ben bu döngü içindeki değişimlerden sadece işime gelenleri alıp, diğerlerini boş vermeyi tercih ediyorum. Yani çayı çaydanlıkta demleyerek içmeye, gazeteyi sayfalarını çevirerek okumaya ya da her yaşta kendimi genç hissetmek gibi beni gülümseten aktivitelere, kim ne derse desin devam etmek ve bunun için olanak yaratmak içimdeki çocuğa enerji veriyor.
Nehir zamansa eğer, onun içinde panik halinde debelenenler bitap düşüyorlar sadece. Hayat yorgunu olmak yerine, suyun üstüne yatıp gökyüzüne bakarak sürüklenmek ya da nehrin dibindeki dünyaları keşfetmek yani zamanın tadını çıkarmak, sessiz bir meydan okuyuş gibi… Ve ben zamana meydan okumak için sabırsızlanıyorum doğrusu.
Neyse biz dönelim, internetten gazete okumaya çalışan bana. Kafamda bu kadar düşünce varken, ekrana doğru amaçsızca baktığımı fark ettim önce. Sayfaları gelişigüzel tıklarken Doğan Hızlan’ın yazısı dikkatimi çekti. Yazının başlığı; Sedat Simavi edebiyat ödülü Adnan Binyazar’a… Ve içimde bir şey sızlamaya başladı. Büyük ihtimalle kalbimdi, sızlayan…!
İlk kitabım olan İsimsiz’le bu ödüle başvurmuştum. Aslında bu kitapla başvurduğum tek ödüldü bu. Sedat Simavi edebiyat ödülünde, edebiyatın her türü yarışıyor. Yani roman şiirle, şiir denemeyle, deneme hikâyeyle… Görülüyor ki, bu karmaşık ödülü kazanamamıştım. Kabullenmek gerekirdi gerekmesine ama ‘neden’ sorusu kafamı kurcalıyordu. Neden, neden kazanamadım? Bana göre kitabım ödülü fazlasıyla hak ediyordu ama bir şeyler eksikti demek ki…! Ya da fazlaydı…! Yinede anlamıyordum, insanlar neden göremiyordu? Gözlerine perde mi inmişti hepsinin? İsyan etmek geliyordu içimden. Ve o sırada aynaya baktım ve kendimde kıskançlığı, öfkeyi, hayal kırıklığını, umutsuzluğu, karamsarlığı ve birçok karanlık duyguyu bir arada gördüm. Bana ait olmayan bu duygular güçlendikçe aynadaki ben, çirkinleşiyordum sanki. Bu ben miydim? Takdir edilmiyorum diye öfkelenen ya da hayallerinden vazgeçecek kadar korkan kişi gerçekten ben olabilir miydim? Kime ait olduğunu bilmediğim bu sesleri şimdi susturmazsam, kısa bir süre içinde aynadaki yüzüm buruş buruş bir ihtiyara dönüşecekti. Derin bir nefes aldım ve kendime ‘zamana dön’ dedim. ‘Nehri düşün, hadi şimdi zamana dön…’
Ödülü kazanan Adnan Binyazar 1934 doğumlu. Bense 1976. Arada kat edilmiş uzun bir nehir var. Tecrübe, yetenek ve emekle süslenmiş bir nehir. Adnan Binyazar’ı bu nehrin içinde yarattığı her eser için tebrik ediyorum. Bu ödülü sonuna kadar hak ettiğinden eminim. Bana gelince; çok yol almış olmasam da, ne şanslıyım ki nehir bana çoktan bir ödül verdi. Üstelik birinden ya da birilerinden değil, nehrin kendisinden aldım ben bu ödülü… Ve biliyorum ki; bırakmadığım sürece kimse onu elimden alamayacak.
İşte bu ödül; fırtınada bile boğulmamı engelleyen, üzerine uzanıp güneşlenebileceğim bir can simidi... Bu can simidinin üzerinde ‘Düşün’ yazıyor. Hepsi bu mu dediğinizi duyar gibiyim. Evet, hepsi bu… Tek bir kelime… Düşün… Çünkü düşündüğün sürece, bu basit kelimenin içine saklanmış binlerce düş yeryüzüne çıkabilecek… Ve düşler ete kemiğe büründükçe, bir de bakmışsın içinde sürüklendiğin nehir sakinleşmiş hatta sen kıyıya bile çıkmışsın. Kimsenin ayak basmadığı bu yerlerde kim bilir keşfedilecek ne çok şey vardır, bir düşünsene… Sadece düşün…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





