Bizler sıcak insanlarız. Dokunarak iletişim kurmayı seven insanlar... Kuzeyliler gibi soğuk rüzgârlar esmez aramızda… Ya da güneyliler gibi yapış yapış, sıcaktan kavrulmayız… Ilıktır, aramızdaki iklim. Bu coğrafyada yaşamanın bize bir ödülüdür bu… Ama çoğumuz bu ödülü fark etmek yerine, bizden uzaktakilere özenmeyi tercih ederiz.
Ne garip bir çelişki…! Gözünün önünde ama görmüyorsun… Tıpkı gündüzün geceyle, beyazın siyahla birlikte var olması gibi… Ya da kötülükle iç içe geçmiş iyilik gibi… Ama biliyoruz ki, dünyada sadece iyilik olsaydı, iyilik şaşırtıcı bir şekilde değerini kaybedecekti. Yaşadığımız düzenin tamamen diyalektikle kaplanmasının nedeni, boşu boşuna değil… Olası bir kaosu minimuma indirmek için… Diğer bir deyişle; Newton'un yer çekimi bizim için neyse, zıtlıkların birlikteliği de işte o... Her ikisi de insanları dünyaya yapıştırıp, sabitlemek için var. Fakat insan aklı öyle mükemmel ki, yer çekimini nasıl yenmeyi başardıysa, zıtlıkları birbirinden ayırmayı da başaracaktır eminim. Yani her çıkışın bir inişi vardır prensibinin tedavülden kalkacağı gün de, elbet bir gün gelecek. Yerine şöyle bir şey olabilir pekala… 'Çıkış ve çıkış ve çıkış…'
Ya da insanoğlu yaptığı araştırmaların sonucunda saf iyiliği izole edecek belki… İyilik demişken, bu örnek pek bir iyimser oldu sanırım! Ama ben yine de insan aklına ve hayal gücüne güvenmek istiyorum. Düşünsene, bir zamanlar dünyanın öküzün boynuzunda durduğuna inananlar vardı. Ama şimdi bırakın öküzün boynuzunu, dünyanın uzay düzlemindeki koordinatlarına kadar her şeyini biliyoruz. Bahsi geçen öküzün günümüzde yaşayan torununun torununun torunu ise şimdi büyük olasılıkla kuyruğuyla sinekleri kovalayıp geviş getirmeye devam ediyordur. Ne garip bir çelişkidir bu…! Verdiğimiz payelerle, yüklediğimiz anlamlarla neleri nerelere getirebiliyoruz. Kimi insanları göklere çıkartıp, kimilerini de kolayca baş aşağı ettiğimiz gibi...
Neyse diyalektiği bir kenara bırakıp, şu sıralar aklımı kurcalayan bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bizler sıcak insanlarız demiştim ya… Dokunarak iletişimi severiz demiştim. Karşımızdaki insana yakın olmak için yaparız bunu… Peki ona biraz daha yaklaşmış olsaydık, nasıl olurdu? Dokunarak iletişimin daha ötesine geçebilseydik? Yani ruha dokunabilmenin bir yolu var mıdır acaba? Eğer varsa, yaşanmış hiçbir deneyime benzemeyeceği kesin… Yaşanacak hiçbir deneyime benzemeyeceği gibi… Bir insanla iletişimde daha ilerisi olmadığı için belki. Ya da ufuk çizgisine ulaşmak veya gökkuşağının altından geçmek kadar gerçek dışı olduğu için... Ama yine de bizler gerçeğin dışında ne olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Zaten bu merak değil mi, insana bütün keşifleri yaptıran… Gerçeğin dışına doğru atılan her adım, insanoğluna yaşamak için biraz daha yeni alan açıyor. Sınırları, sadece hayaller belirleseydi ne olurdu? Sınırsızlık hissi ve beraberinde gelen özgürlük… Ve bu da daha büyük soruları sormak için insana cesaret verirdi.
Bildiğim kadarıyla ruha somut, elle tutulur bir dokunuşu şimdilik yapabilen olmamış. Ama insan ruhuna soyut dokunuşları, birçok sanatçının başardığı kesin. Mesela Leonardo da Vinci'nin tablolarında görebiliyorum bu dokunuşu… Ya da Astor Piazzolla'dan Libertango'yu her dinlediğimde… Sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa'nın çaresizliğini, Kafka ruhumda hissettirebiliyor.
Bazen bir film, mesela 'The thin red line', hafifçe dokunuyor ruhuma… O zamanlarda kalbimin tam üstünde bir titreşim hissediyorum. Ve o titreşim, bir damla gözyaşı olup gösteriyor kendini…
Sanatın her dalına ilham veren dünyanın kendisi de etkiliyor beni... Boğazın muhteşem güzelliğine bakarken, işte tam o anda, koca bir şehir, İstanbul, dokunuyor ruhuma. Bu dokunuş, adamakıllı sarsabiliyor insanı. Öyle ki, İstanbul'a aşık olmak, bir anda kaderin olabiliyor.
Şu sıralar ruhla haşır neşir olma eylemini tanımlayabilecek bir kelime arayışı içerisindeyim. Sanki onu harflerin içine sıkıştırabilirsem, elle tutulur bir hale gelecekmiş gibi… Arayışlarımın sonunda, karşıma fiyakalı bir isim çıktı. Ruhnüvaz... Anlamı; 'ruhu okşayan' demek… Tıpkı bir kediyi sever gibi… Ama işte tam bu aşamada yine Kafka ve onun mavi oktav defteri geliyor aklıma. Kafka der ki; "Ruhu gözlemleyen kişi ruha nüfuz edemez, Ama hiç kuşkusuz onunla temas ettiği bir kenar çizgisi vardır. Bu temasın varlığının kabul edilmesi, ruhun kendisinin bile kendisini bilmediği gerçeğini ortaya koyar. Demek ki ruh bilinemez kalacaktır. Ruhtan başka herhangi bir şey bulunsaydı, bu çok hüzünlü olurdu ama başka bir şey yok..."
Gözlerin, ruha açılan pencereler olduğu söylenir. Düşünüyorum da, ruhun kenar çizgisine pencerelerden ulaşmak nispeten kolay olmalı. Ama insanların çizdiği suni imajlardan, yapıştırdıkları etiketlerden gözleri kapkara perdelerle örtülmüş durumda. Ruha dokunabilmek, günümüzün sanatıyla olmuyor artık… Çünkü insan yeni olan her şeyi 'basit' başlığı altında toplayıp, hızla tüketip yok ediyor. Şartlar böyleyken, ruhun kenar çizgisinden öteye geçmekten bahsetmek, haddimize düşmüyor tabii ki… Hele ki buna teşebbüs etmek, ne büyük bir cesaret! O cesaret bende var mı? Belki yok… Ama hayallerle çizilen sınırları düşündüğümde, 'belki de var' diyebiliyorum.
Şimdi kelimelerden bir yol yapsam, o yol sınırları geçip ruhnüvaz olur muydu acaba?
Bilmiyorum… Uzun bir sessizlik kaplıyor zihnimi…
Anladım ki, boğaz akşamında düşünmek zor oluyormuş… Hele ki ay turuncu kıvama gelmiş, yarısı yenmiş bir portakal gibiyken…
