31 Aralık 2009 Perşembe

YENİ YILI BEKLERKEN


Bekliyorum...
Neyi ya da kimi beklediğimi ve neden hâlâ beklemeye devam ettiğimi bilmek isterdim ama bu kadar bilinmezlik içinde bildiğim tek şey, beklediğim...
Araplar “Cehennem azabından daha yakıcı bir şey varsa, o da beklemektir.” diye pek karamsar tanımlamışlar, beklemeyi...
Beklemek eylemi, o kadar yaşamın içinde hatta yaşamın ta kendisi ki, bu zamana kadar birçok yazara, şaire ilham olmuş.
Mesela; Aziz Nesin der ki; “Yaşamın en zor yanı, beklemek... Hiçbirimiz beklemedik doğmayı... Doğduğumuzdan beri beklediğimiz, ölmek...”
Ve Cemal Süreya’nın ‘İki Kalp’ adlı şiirinde beklemeyi hücrelerimize kadar tekrar yaşıyoruz.
Merdivenlerin oraya koşuyorum,
Beklemek gövde gösterisi zamanın,
Çok erken gelmişim,
Seni bulamıyorum...


Günümüzde her şeyi bekler olduk. Hatta beklemeyi daha konforlu hale getirmek için kendimize kuş tüyü bekleme koltuk takımları bile yaptık.
Megafondan yankılanan o müstesna sesi de “Sağda bekleme yapma... Devam et...!” duymasak, hiçbir kuvvet bizi standby modundan çıkartamayacak.

Zengin olmayı beklemek, sınav sonucunu beklemek, işte terfi beklemek, telefonun çalmasını beklemek, Godot’yu beklemek, otobüs banka tuvalet gibi çeşitli kuyruklarda beklemek, tıkanmış trafikte beklemek, bebek beklemek, uzaylıların gelmesini beklemek, ada sahillerinde beklemek...vb.

Biz bir taraftan beklemeye devam edelim, 2010 da yaşanmak için bizi bekliyor.
Geçen yılları düşününce, aklıma 2000 yılına girişimiz geldi.
2000… Düşünsene; 1900’ler bitmiş, yeni bir yüzyıl… O gün bilgisayarların çöküp, bütün uçakların düşeceği söyleniyordu. “Dünyanın sonu geldi!” dediler. Zaten kendimi bildim bileli en çok duyduğum laf, “Dünyanın sonu geldi, geliyor, gelmek üzere!” olmuştur.
Görüş menzilinizden meteor yerine, hiç istifini bozmadan sallana sallana bir kelaynak geçtiğinde, anlarsınız.
Evet, giden gider, gelen de gelir... Ama dünya hep bildiğin gibi devam eder ve sonunu getirmek hiç de o kadar kolay değildir.

Dünya güneş çevresinde dolandı diye yapmadık şaklabanlık bırakmayan insanoğlu için yeni yılı beklemek, yeni başlangıçları birlikte getireceğine inanıldığı için en keyifli bekleme halidir. Hediyeler, kartlar, kırmızı iç çamaşırları, etrafta koşuşan hindiler, süslenen çam ağaçları, bereket için parçalanan narlar, 1. Çinko, 2. Çinko ve tombalaaaa....

Yeni yıl deyince, bir sürü aksiliklerin birbirini takip ettiği ama hep mutlu sonla biten yeni yıl filmlerini de anmadan geçmek olmaz. Hepsi birbirine benzese de, biri var ki ne zaman izlesem kahve falı baktırmış gibi kendimi iyi hissederim. İki vakte kadar kısmet etkisi yapan bu filmin adı “Sen Uyurken-While You Were Sleeping”.
Noel’de bile yapacak bir şeyi ve birlikte olacak kimsesi olmayan Sandra Bullock’un hiç beklemediği bir anda hayatının nasıl değiştiğini izlerken, insanın kendini kadere teslim edesi geliyor.
Teslim edeceğim de ne olacak demeyin. Beklenmeyen sürprizleri beklemek gibisi yok, bu hayatta…

Bülent Ortaçgil beklemenin çok güçlü iki kardeşi var demiş. Biri ümit etmek, diğeri ise ertelemek... Ben bu kardeşlerden ümit etmeyi seviyorum.
Biliyorum ki, ümit olduğu sürece her yeni yıl akşamı gökyüzüne binlerce dilek yayılmaya devam edecek... Ve ben de tıpkı bu yıl olduğu gibi dileklerimi dileyeceğim.
Sonrasında ise yapılacak tek bir şey var. Beklemek…

Bekliyorum... Bekliyorsun… Bekliyor…
Bu yıl mutlaka dileklerim gerçekleşecek ve gerçekleştiğinde elimde umutla beklemeye devam edeceğim yeni dileklerim olacak.

23 Aralık 2009 Çarşamba

ARADA KALDIM


Arada kaldım. Hep arada…
Susam sokağında; iki canavar arasında sıkışmış adam söyler, bu şarkıyı…
Arada kaldım.
Bir sırık gibi...
Başıma gelen en acıklı durumdur bu.
Solumda bir canavar var.
Sağımda bir canavar var.
Birisi bu yöne iter.
Diğeri öbür yöne…
Sıkıştırıp dururlar.
Ta ki ben düzelinceye kadar...
Arada kaldım.Hep arada…


Arada kalmak aslında var olmayan bir yere ait olmaktır. Ne bir şeysindir, ne de hiç bir şey… Ne yaşıyorsundur, ne de ölü… Yaşayan ölüsündür adeta…
Silik bir yazı, bir parça ısırılmış elma, kesilmiş bir fotoğraf, yarım kalmış bir resim ya da cevapsız kalmış bir mesajla aynı kaderi paylaşırsın... Aradakilerin kaderini…

Arada kalanlar, hep göz ardı edilenlerdir. Yok sayılırlar, bu hayatta…
Eşcinselleri bir düşün… Bedenleri erkektir ama ruhları kadın ya da bedenleri kadın, ruhları erkek… Ve kafaları öyle karışır ki, bir bakmışsın bazısı aynı anda hem kadındır, hem de erkek…!

İlişkilerde de arada kalmak sıkça görülür… Arada bir arıyorsa seni… Arada bir sevişiyorsan... Arada bir sarılıp, arada bir konuşuyorsan… Arada bir uyuyorsanız birlikte… Gönlün başka birine kayar, arada bir… Ama gönül kayması tam gerçekleşmediği için iki kişi arasında kalırsın. Ne ona karar vermişsindir, ne de buna… The Clash’ın “Should I stay or should I go…” şarkısı gibi, kararsızlığın kararı alınmıştır, aslında.

Goethe demiş ki; “Yaşamını sürdürebilmek için, ya örs olacaksın ya da çekiç. Örs olacaksan sert duracaksın, çekiç olacaksan sert vuracaksın ama asla arada kalmayacaksın

Arada kalmak deyince aklıma 70li yılların çocukları geliyor. Arada kalmış bir kuşak… Benim kuşağım… Aynı kuşağın insanları arasında kuvvetli ama görünmeyen bir bağ vardır. Yola beraber çıkılır, bitirirken de berabersindir.
Bizler siyah beyaz televizyonlara yetişebildik. Tek kanalla yıllarımız geçti. Ne teknolojiyi hiç göremeyenlerdendik, ne de teknolojinin içinde doğanlardan… İlişkilerde baskıyı da gördük, özgürlüğü de… Arada kalınca, elimize yüzümüze bulaştırdık her şeyi.
Bizler kitapların neden toplanıp yakıldığını, çocuk aklımızla bir türlü anlayamadık. Mücadele etmiş ama çok şey kaybetmiş bir kuşağın çocukları olduğumuz için, onların korkuları, bizden apolitik olmamızı istedi. "Aman düşünme, bak filanca adam bir düşündü, başına gelmedik iş kalmadı. En iyisi sen bırak ülkeyi kurtarmayı, kendini kurtar!" dediler.
Bizler geçiş dönemini yaşadık ve bu yüzden de hep geçiştirildik galiba. Ne olduğu tam olarak belli olmayan bir kuşağız biz. İki arada bir derede kalmış, sıkışmış bir kuşak…!

Ve şimdi görüyorum ki, bu defa da gençlik ile yaşlılık arasında sıkışıp kaldık. Saçlarımızda beyazlar, ruhlarımızda karanlıklar oluştu. Daha büyümeden öyle çok sorumluluk aldık ki, ezildik altında, kımıldayamaz olduk. Hayat mücadelesine kendini kaptıranlar, yaşlanmak için çoktan kendilerini hazırladı bile. Bavullarını toplayıp, yerlerini 80li hatta 90’lı yılların çocuklarına bıraktılar. Oysa birkaç yıl öncesine kadar 80’lilerle tıfıllar diye dalga geçenler de bizlerdik. Ne çabuk vazgeçtik kendimizden! Ne çabuk kaybettik umutlarımızı!
70’lerin çocukları büyümek için acele ederken, farkında olmadan hayatı ıskaladı galiba. Önceki kuşakların kaderini yaşarmışçasına, geriye sadece gerçekleşmemiş hayallerimiz kaldı. Hâlbuki bizler arada kalmayı hiç hak etmedik. Yaşam için tereddüt edenlerin yeridir, orası… Bizim değil!

Düşünüyorum da; arada kalmamak için bir çözüm varsa eğer, o çözüm hayattan vazgeçip hemen yaşlanmayı seçmek olmamalı. O yüzden; bırak, kuşağın yaşlanmak istiyorsa, yaşlansın…
Sen tek bir kuşağın insanı olma, sen tüm kuşakların insanı ol, sen gökkuşağının insanı ol...

17 Aralık 2009 Perşembe

EVLİLİK HAKKINDA



Evlilik yasal bir sevişme halidir... Devlet iki kişinin çiftleşmesine izin verir… Ardından da bütün ahali bunun şerefine kurtlarını döker… Kızlarına kıyamayan anne babalar bile, atarlar göbecikleri…
‘Erkilet güzeli bağlar bozuyor. Amanın aman, ben yandım aman…’
Kasap havası olmadan da bir türlü havaya girilmez. Ve sonunda ister istemez küçük çaplı bir kıyım yaşanır...
Gelin içinse düğün çok daha önemlidir. Çocukluğunun hayalidir, ne de olsa… Damat yanıma yakıştı mı? Gelinliğim nasıl duruyor? Aylarca süren hazırlıklar… Söz geçirmek için yaşanan gerginlikler… Harcanan paralar, harcanan hayaller… Her şey o gün için… Alt tarafı bir gün olduğunun bilincinde olamazsın bir türlü.
Farz edelim; tam istediğin gibi oldu ya da olmadı, ertesi gün ne olacak? Ve sonraki gün?
Evde baş başa kaldığında, ben ne yaptım sorusunu soracaksan kendine, ne anlamı kaldı o gösterişin? Kaçışı yok, eninde sonunda gelinliğin naftalinlenip kaldırılacak hâlbuki… Mesele ruhunun naftalinlenmesine izin vermemek…!

Çehov der ki;
“Sevmeden evlenmek, inanmadan ibadet etmek gibi, alçakça bir iştir...” Eğer karşındaki adama ya da kadına bir şey hissetmiyorsan, ağzıyla kuş tutsa bile her yaptığı sana batar. Hatta varlığı bile seni deli etmeye yeter. Ne parasını görürsün, ne pulunu…! Zaten bir insanla parası için evlendiysen, kendini satmışsındır, bana göre. Ya da evde kalıyorum, elimi çabuk tutup ilk gördüğümle evleneyim diye evlendiysen de, gene satmışsındır. Bu sefer de ruhunu…
Aile baskısı ile evlenenler, laf olsun diye evlenenler, deli gibi âşık olduğunu sanıp evlenenler, ilgi görmek için evlenenler, çocuk doğurmak için evlenenler, eski sevgiliye misilleme olsun diye evlenenler, hizmet sektörüne katılmak için evlenenler… Hepsini aynı kefeye koyabiliriz. Sevgisiz evlilikler kefesine…
Bu kefeyi doldurdukça, birbirinden nefret eden ama toplum baskısı, çoluk çocuk bahanesine, cehennem azabı çekmek için imza atmış legal çiftlerin nüfusunu patlatıyoruz. Çift olmaya zorlanmış, mutsuz teklerin…!

Evliliğin hiç mi güzel yanı yok?
Gerçek sevgi varsa eğer, cennetten farksız olmalı… Ama özellikle erkekler kaçar bu cennetten ya da diğer bir deyişle düzenli bir ilişkiden. ‘Düzen’ kelimesi bile onları korkutur… Özgürlüklerini kaybedip kapana sıkışacaklarını düşündükleri için habire kaçarlar… Sanki bir nevi ölümdür, onlar için evlilik…

İtiraf etmem gerekirse, evlilik bana da ürkütücü geliyor. Acaba kafamın içinde bir erkeğin beyni mi var diye düşünmedim değil… Ama ölümden nereye kadar kaçabilirsin? Ya da ölümden kaçayım derken, yalnızlığın içinde diri diri ölmek mi seçtiğin?
Zamanla anladım ki, gerçekten sevdiğin insanla hayatı paylaşmak, düşünüldüğü gibi sorumluluk vermez insana… Aksine, ‘paylaşmak’ lafta kalmayacağı için, omuzlarından büyük bir yük alır.
Özgürlüğe gelince; onu kaybetmemek için ne yapılması gerekir, bilemiyorum! Belki karşılıklı anlayış… Belki de Dostoyevski’nin sözleri teselli edebilir, bizleri.
“Tek amacım var; özgür olmak. Onun için her şeyi feda ediyorum.
Ama çoğu kez, çoğu kez, bana özgürlüğün ne verdiğini düşünüyorum.
Tanımadığım bir kalabalığın içinde, kendi başıma, ne yapacağım?"

10 Aralık 2009 Perşembe

HAYALİN SOLUĞU


Oscar Wilde “Kitaplarınızı severek okuyorum. Kim bilir siz ne kadar çok kitap okumuşsunuzdur.” diyen bir kadına, “İnsanlar ikiye ayrılır… Yazanlar ve okuyanlar… Ben yazanlar tarafındanım…” diyerek cevap vermiş.
Kim ne derse desin illa bir taraf olacaksam, Oscar’ın tarafında olmayı tercih ederim…

Yazarım ben… Hem de ünsüz harfleri bol bir yazar… Ünlüler başkalarında…
Belki öncekiler gibi, tabutumun üstüne bırakacaklar ünlü harfleri…
Karanlık bir kutunun içine sıkıştırılmışken, üstümdeki ağırlıkları ben ne yapayım?
Alkışlarla uğurlayacaklar belki…
Belki de bir iki damla gözyaşı dökülecek ya da çok erken kaybettik diye konuşacaklar kendi aralarında…
Yazdıklarım senin hayallerinde hayat bulmadıktan sonra neye yarar, bu belkiler…

Fark edilmemiş yazılardır, çocuklarım
Ve onları yetim bırakmaktır, en büyük korkum…

Aforizmaları ile tanınan Polonyalı şair Stanislaw Jerzy Lec’in dediği gibi, “Bazıları neden yazar? Yazmadan duracak kadar güçlü bir kişiliğe sahip olmadığından…”.
Evet, güçsüzüm ben de… Uzun zamandır güçsüzüm… İçimde kendimi bildim bileli tarif edilemeyen bir boşluk var… Bir hiçlik… Ne sevgili, ne eş dost, ne mal mülk, ne para, ne o, ne bu… Hiçbir şey boşluğu dolduramıyor… Eriyip gidiyorlar, derinliklerinde…
İşte bu hiçlikte yok olmayan tek şey; cümleler… Onun içindeki kelimeler… Ve köşesindeki noktalar, virgüller, ünlemler, soru işaretleri…

Ünsüz bir yazar olarak; şimdiye kadar basılmamış bir kitap, bir dizi makale ve anlaşılması güç şiirler yazdım. Bunları okuyucuya ulaştırmak için konuşmadığım kişi, yapmadığım şaklabanlık kalmadı. Ama sonuç, ne yazık ki iç kapatıcı oldu. Yayınevlerinden kitabım defalarca geri döndü. Bumerang gibi dönüp durmaktan beyni sulandı garibanın. Yahu neyi eksik bu kitabın dedim. Cevap; yayın politikasına uymamasıymış… Falanmış filanmış…

Elimde hafızasını kaybetmiş yazılarla öylece kalakalmıştım.
Bir çıkış olmalıydı? Ama ne?
Düşündüm…! Düşündüm…! En sonunda milletin keyfini beklemek yerine, bu dünyanın anasını satmaya karar verdim… Tabii itiraf ediyorum, işim çok zordu… Böyle bir dünyanın anasını kim satın alırdı ki! Ama satmayı bir becerebilirsem, elde ettiğim gelirle kendime yeni bir dünya kurabilirdim… Ve kurdum da… Artık nur topu gibi bir bloğum oldu.

Kitabı, gazeteyi ve bilumum yazıyı sayfalarını çevire çevire okumayı seven bir insanın internet fikrine uyum sağlaması ilk etapta zor oldu tabii… En çok da kelimelerimin kabloların arasında sıkışıp kalmasından korktum… Ama korkunun ecele faydası yok demiş atalarımız… Gün gelir yüzleşmek zorunda kalırsın… İşte o gün, bugün benim için…

Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemem…
Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak isteyemem…
Ben hiçbir zaman hiçbir şey olmak istemeyeceğim…
Ama bende dünyanın tüm hayalleri var
…”
Kimi sanatçının kaderidir bu… Tıpkı bu şiiri yazmış ve hiç tanınmadan ölmüş Fernando Pessoa gibi…

Peki, hayallerden vazgeçmek mi doğru olan?
Sanat para için mi yapılmalı, yoksa şan şöhret için mi?
İnsanlar sevsin ya da nefret etsin diye mi yapılmalı, sanat?
Görev midir bu…? İş midir…?
Sanat, hayalin soluğudur sadece…
Bırak gitsin…! Nereye gitmek istiyorsa, oraya…
Bırak gitsin…! Kim içine çekecekse çeksin, bu soluğu…

5 Aralık 2009 Cumartesi

GÜNE BAKIN


Ayçiçeklerinin güneşle dansını izlemeyi oldum olası sevmişimdir. Aralarında hiçbir zaman kavuşamayan âşıklar gibi sonsuz bir tutku olduğunu düşünüyorum...
“Günebakan” derler, ayçiçeğine…
Güneşe kavuşabilmek için gökyüzüne umutsuzca uzanan bir çiçektir o… Her gün, tekrar ve tekrar, bıkmadan usanmadan yaşar aşkını…
Eğer kanatlanıp uçabilme şansı olsaydı, mitolojideki İkarus gibi sonu olurdu eminim... İkarus güneşe o kadar çok yaklaşır ki, balmumundan yapılan kanatları erir ve ölüme doğru düşer...
Merak ediyorum; güneşe en yakın olduğu o anda, ne hissetmiştir?
En yakın olduğu o an, sonsuza dek uzaklaşmaya başladığı andır aslında… Belki sırf o an için bunu yaşamaya değer, kim bilir…

Uzun ve sıkıcı bir hayatın içinde görülmeyecek kadar küçüktür, an... Ama tek bir an bile, bomboş geçen hayatı anlamlandırabilecek güçtedir.
Ve umut... Umut ise o anlardan binlercesinin var olduğunu bilmektir sadece...

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...
Shakespeare