24 Aralık 2012 Pazartesi

MONET’İN BAHÇESİNDE GEZERKEN

Sakıp Sabancı müzesi bu günlerde 10. kuruluş yılı şerefine, empresyonizmin en güçlü isimlerinden ressam Claude Oscar Monet’i ağırlıyor. Hazır Monet ayağımıza kadar gelmişken gidip görmemek olmazdı tabii. Monet’in bahçesini görmek için müzeye gittiğimde, o gün sanki gökyüzü delinmişçesine bir yağmur vardı. Ama içimdeki sanat aşkı yağmur çamur dinler mi hiç İliklerime kadar ıslanmış da olsam, büyük bir heyecanla Emirgan’daki müzeye ulaşmayı başardım.
Girişte sizi otobüsler karşılıyor ve onlarla yukarıdaki müzeye dönüştürülmüş olan köşke ulaşıyorsunuz. Otobüsler yağmur nedeniyle mi vardı, yoksa hep mi oradaydılar, açıkçası bilemiyorum. Her neyse, otobüsün orada olması, sonuç olarak beni biraz daha ıslanmaktan kurtarmış oldu. İçeri girdiğimde bu yağmurda gelen tek kişinin ben olmadığımı görmekse, inanın beni çok sevindirdi. Çocuklar, yaşlılar, her yaştan sanatsever müzeyi tıka basa doldurmuştu.
Sergiye gitmeden önce Monet’i birkaç ünlü tablosu dışında pek bilmiyordum. Tablolarının yanında ressamın yaşam öyküsü, sanatsal gelişim süreci uzun uzun açıklanmıştı. Video gösterisini de izleyince Monet ile ilgili daha detaylı bilgi edinmiş oldum. Özellikle itiraf etmem gerekir ki, biraz önce tablosuna baktığım Monet’in bahçesine ait mekanları, videoda gerçek halleri ile görmek çarpıcı bir deneyimdi.
Monet, empresyonist yani izlenimci bir ressam. Hatta bu akımın kurucularından biri. Nedir empresyonizm? Empresyonizmde sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alır, gerçekçiliği ikinci plana atarak kişisel yorumunu ön plana çıkarır, yani kendi hayalini resmeder diyebiliriz. İzlenimcilik terimi, Monet’in ünlü tablosu “İzlenim-Gün doğumu’ndan” geliyor. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle istediği renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmış bir sanatçı. Tablolara yakından bakıldığında bu etkiyi anlamak çok zor. Ancak biraz uzaktan baktığınızda resmin içindeki derinliği keşfedebiliyorsunuz. Ve bu keşif insanda ister istemez bir tebessüm oluşturuyor.
Monet’in çocukları Jean ve Michel’in resimleri o kadar gerçekti ki, bende hala yaşıyorlarmış izlenimi bıraktı diyebilirim. İki çocuğun yüzünde de nedense hüzün vardı. Hele ki Jean’ın doğumundan sonra ressamın parasızlıktan Seine nehrinden atlayarak intihara teşebbüs ettiğini bilmek, bu hüznü daha da arttırıyordu sanırım. Monet’in ilk eşinin ölmüş halini resmetmesi biraz ürkütücü olsa da, Giverny’deki evinin bahçesini çizdiği tablolar, özellikle zambaklar, çok etkileyiciydi. Aynı görüntünün farklı zamanlarda çizilmiş halleri Monet’in ışık ve renkle nasıl oynayabildiğinin bir kanıtı. Fakat son zamanlarında katarakt olması nedeniyle tablolarının karmakarışık bir hal aldığını söyleyebilirim. Yine de her tablo sanki Monet tarafından imzalanmış kadar karakteristikti. Katarakt hastaları genellikle kırmızı renk ağırlıklı görürler. Bu sebeple Monet’in son zamanlarında yaptığı resimlerde kırmızı rengi baskın olarak görüyoruz. Bence böyle muhteşem bir ressamın katarakt olup görememesi, gerçekten büyük bir trajedi… Bu hastalık olmasaydı kim bilir hangi sanat eserleri daha ortaya çıkacaktı. Belki de ışık ve renk oyunlarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz kadar güzel eserlerle karşılaşacaktık.
Müzeden ayrılırken bahar havası estiren Monet’in bahçesinden çok, içimde tıpkı çocuklarının yüzünde gördüğüm gibi sadece hüzün vardı. Belki hayat hikayesi, belki de resimlerin bende bıraktığı izlenim, sebep her ne olursa olsun, böyle bir sanatçının hayatı çok daha farklı olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama sonra yağmurun altında yürürken fark ettim ki, yaşamı bize getirdikleriyle olduğu gibi kabul etmek en doğrusu. Monet katarakt olmasaydı kırmızının bolca kullanıldığı o karmaşık ama bir o kadar da etkileyici tabloları hiçbir zaman göremeyecektik. Belki gözleri görseydi yaptığı tablolar bu kadar iz bırakmayacak, hatta hayal kırıklığı bile yaratacaktı, kim bilir. O yüzden her şeyi olduğu gibi kabul etmeli insan. Olduğu gibi olan şey, bir şeyin en mükemmel halidir çünkü…  Çünkü çoğu zaman mükemmellik,  bir kusurun içine gizlenmiş olabilir. Tıpkı Monet’in son dönem eserlerinde olduğu gibi…

23 Kasım 2012 Cuma

İÇİMDEKİ ÇOCUK

Erol Günaydın’ı kaybettik…  Onun deyimiyle ‘bir tanıdık gitti aramızdan’.

“İçimde hep bir çocuk var.” derdi… “Beni hiç bırakmıyor ama gitsin de istemiyorum…”

Ama o çocuk gitti işte... Baktı ki bu dünya artık hiç eğlenceli değil, bağıra bağıra söylesen de duymuyor, gözüne soksan da görmüyor… O çocuk Erol Günaydın’ı  da alıp, çok uzaklara gitti…

Bizimse kendi içimizde unuttuğumuz çocuk  geliyor aklımıza… Derin bir uykuya yatırdığımız çocuk. Belki de Erol Günaydın’ı diğer insanlardan ayıran en büyük özellik işte buydu. Son nefesine kadar içindeki çocuk onunla birlikte yaşadı. Güler yüzü, naif kişiliği, sanatçılığı, nezaketi, kaybetmediği değerleri ile günümüzün insanından çok farklı bir yerde olan Erol Günaydın, son röportajlarında “Kaç kişi kaldık ki zaten.” diyordu. “Bir elin parmağını geçmez.” .

Kaç kişi kaldılar gerçekten. Nedense hep iyi yürekli insanlar ölüyor… Bizlerse arkalarından ağlıyoruz. Herkes bir şeyler söylüyor. Hatta bu durumu kendi reklamı için kullananlar bile var aralarında… Konuşup duranlar hiç ölmüyor ama… Ölümsüz olduklarını sanmayın, ölüyorlar ölmesine de kimsede bir iz bırakmadıkları için ya biz duymuyoruz yada duysak da umursamıyoruz. Böylece hep iyiler ölüyor gibi geliyor bize… Onlar bir iz bırakıyor çünkü… Yürekte derin bir iz…

İşte o izin peşinden gitmenin bir yolunu bulmalıyız. Böylece onca çaba boşa gitmesin… İzler birbirini takip edip bir yol oluştursun. Ve o yol, insanlık için sonuna kadar açılsın…

Mesela Erol Günaydın… Nasıl bir insandı düşünün…  İşine aşkla bağlanmış, paradan, şandan, şöhretten işini üstün tutmuş biri… Hiçbir zaman başrol oynamadı belki ama son nefesini verinceye kadar hala tiyatro yapmayı düşünüyordu. Hayatı boyunca bir rolü küçümseyip ben oynamam demedi, hiç gocunmadan sahnenin dekorasyonuna kadar, bir el de o attı… Üzgün yüzleri sıcacık gülümseyişiyle neşelendirdi. İçindeki çocuğu hiç öldürmedi. Hastayken bile ona çalışma şevkini veren, o çocuktu işte… Hayatla dalgasını geçen, eğlenen eğlendiren de işte o çocuktu…

Biz ne yapıyoruz peki ? Bizden istenen kimliklere bürünüp rol yapıyoruz. Neye bağlıyız ki, işe aşkla bağlı olalım. Yolunu bulursak hemen satıyoruz her şeyi.  Yaşlandığımızda ise bir ayağım çukurda deyip kendimizi bırakmak kolayımıza geliyor. Yapacak çok şey varken, bu kadar yeter diyoruz. Ne yaptın ki, bu kadar yeter! Bir de Erol Günaydın’a bakın; son nefesinde sahneye çıkacaksın deseler koşa koşa giderdi eminim. Bu enerji nereden geliyordu? O sevimli, o uslanmaz çocuktan… Enerjinin kaynağı işte o çocuktu.  

Oscar Wilde demiş ki; “Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan, en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar.”

Pablo Neruda’nın Yavaş Ölüm (Muere lentamente) diye bir şiiri var… Bende İsimsiz adlı kitabımda onun şiirine cevaben bir şiir yazmıştım. Onun şiirinden küçük bir kesiti paylaşacağım sizinle… Sonra da kendi yazdığım cevap niteliğindeki şiiri…

“Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,
Yavaş yavaş ölürler…”

İşte bu aşamada benim şiirim devreye giriyor. Bakalım ben ne diyorum?

“Ama ben… Ben yavaş yavaş ölmek istemem…

Öleceksem hemen şimdi…

Yaşayacaksam, sonsuza dek…

Yeni rotalara yelken açmazsam eğer…

Eğer aynı limanda demirleyip kalırsam…

Sığ sularda sallanıp durursam habire…

Yavaş yavaş çürüyüp gider, bu gemi…

Ben yavaş yavaş çürümek istemem…”

Evet ben Palo Neruda’nın dediği gibi yavaş yavaş ölmek istemiyorum… Ben Oscar Wilde’in tanımladığı yaşamdan kaçanların içinde de olmak istemiyorum. Eminim siz de aynı fikirdesinizdir. Yeteri kadar kaçmadık mı zaten… Yeteri kadar korkmadık mı… Yeteri kadar yetinmedik mi, razı olmadık mı… İçimizde uyuttuğumuz çocuğu artık uyandırmanın zamanıdır şimdi. Gerisini de fazla düşünmeden, ona bırakmalıyız aslında… Çocuk deyip geçmemek lazım, o çocuk seni sen yapacak güce sahip tek varlık… O çocuk, sana yaşam enerjisi verecek tek kişi… Mutluluğu başkasında arayanlar, o çocuk sana mutluluğun tarifini kulağına fısıldayacak… Öyle ki, onun dediğini yaptığında bir de bakacaksın, sen de iyi insan olmuşsun, merhametli olmuşsun, cesur olmuşsun, yaratıcı olmuşsun, üretken olmuşsun, özgür olmuşsun…  Bir de bakacaksın ki, değer sıralamasında para en aşağıya düşmüş senin için… Sevgi ise en tepede… Hayatın anlamı değişmiş. Hatta yoksa bir anlamı, hayat anlam kazanmış… Öyleyse hala neden dinlemezsin o çocuğu?  Neden kulak vermezsin? Bırak, içinden gelen o sesin dediği gibi yaşa hayatı…

Aslında pek de umutlu değilim. Bu yazıyı kaç kişi okuyacak, kim bilir… Okuyanlardan kaç kişi bu yazıdan bir anlam çıkaracak inanın bilmiyorum. Çünkü geçen yazımda bir dernek kurdum hatırlarsanız, Ayrıkotu Derneği… Süre gelen sistemden o kadar ayrı bir yerde ki, derneğin üye sayısı benimle beraber üç olarak kaldı! Oysa o dernekte hayal üretecektik hep birlikte… Yinede umutsuzluğu bir kenara bırakıp “Ne yapayım?” diye soruyorum içimdeki çocuğa. “Yaz…” diye cevap veriyor. “Ne olursa olsun yazmaya devam et… Bir gün, yüreklerde saklanmış o çocuklar yeniden hayat bulacak.” Ve ben o gün geldiğinde, hiçbir şeyin boşuna olmadığını bir kez daha anlayacağım. Ölümün bile…

3 Eylül 2012 Pazartesi

AYRIK OTU DERNEĞİ


Evet, en sonunda anladım, benim şu sıralardaki durumum tam olarak bu… Huzursuz ruh sendromu...
Bunun için öncelikle taze bir ruhu alırsın. Yeni yeşermiş, umut dolu olanından…  Önceden hazırlayıp yağladığın bir kalıbın içine körpe ruhu sokmaya çalışırsın. O kalıp olmadıysa, diğer kalıp… Olduruna kadar devam edersin bu işleme… Ruhların büyük bir çoğunluğu bir süre sonra insan olma kimliğini bir kenara bırakıp kalıp içine girmeye razı olurlar. Kendi rızasıyla kalıbın içine sıkıştırılan ruh, kurutulmak üzere raflara, diğer kalıpların yanına bırakılır. Ama huzursuz ruh sendromu olanlarda durum biraz farklıdır. Bu ruhları bir kalıba yerleştirmek mümkün değildir. Çünkü mutlaka bir yerden bir çıkıntı yaparlar!  
Huzursuz ruh sendromu bende ne zaman, nasıl başladı tam olarak bilmiyorum. Belki de kendimi bildim bileli vardı. Şimdi düşünüyorum da, belirtileri yıllar önce çıkmaya başlamış olabilir. Çocukluğumdan beri sürekli gördüğüm bir rüyam var benim. Rüyama göre, uzaylılar insan kılığına girmiş ve ben insanları uzaylıların ellerinden kurtarmaya çalışıyorum. “Beni takip edin, şu yoldan gideceğiz!” diyorum, arkamdakilere… Gölgelerin gücü adına, bu rüyada kimse tutamıyor tabii ki beni… Zorlu mücadelelerin ardından, rüyanın kahramanı olan ben, insanlığı uzaylılardan kurtarmayı başarıyorum.  
Gelin, benim bu kronikleşen rüyamın gerçek hayattaki izdüşümüne bir bakalım.
Ben, benim yine…
Uzaylılar, günümüzün sürü psikolojisiyle hareket eden insan görünümündeki koyunları oluyor. Bunları tanımlamak istersek; ne verilirse onu alan, insana ait erdemlerin hiçbirini taşımayan, düşünme, analiz, yorumlama gibi yetilerini tamamen kaybetmiş, tüketen ve tüketen ve yine tüketen bir tür olarak tanımlayabiliriz.
Bu türün sayısı o kadar çok ki, her yerdeler! Hangi taşın altına baksan, bundan yüzlercesini görebilirsin. Terör, savaş, enflasyon, yalan, dolan, aklına ne kadar felaket gelirse hepsinin tek sorumlusu her şeye tepkisiz kalan bu koyunlardır işte! Her koyun sürüsünün başında bir kurt bulunur. Ama kurdu ayrı bir tür sanmayın sakın, o da başka bir sürünün koyunudur çünkü. Sürüde kimse fincancı katırlarını ürkütmez, zaten dışlanmamak için buna teşebbüs bile edemezler. Böylece koyun sürüleri kendi aralarında mutlu mesut yaşayıp, çoğalmaya ve dünyayı işgal etmeye devam ederler.
Rüyada kurtarılan insanlara gelince, bunlar insan olan insanları temsil etmektedir. Her ne kadar dünyamız koyunların işgali altında gibi görünse de, yeryüzünde hala insanların var olduğu gerçeğini yadsıyamayız. İnsan dediğimiz insanlar biraz çıkıntı olsalar da, biraz kurallara karşı gelseler de, özlerini kaybetmemişlerdir. Bu yazıyı okuyan sen de onlardan birisin belki. Üstüne koyun postu serseler de, belli ki olmuyor, yapamıyorsun! Huzursuz ruhun peşini bırakmıyor çünkü. Neden böyle diye soruyorsun defalarca… Nasıl değiştirebilirim diye kafa patlatıyorsun. Hiçbir şey değiştiremeyince de kendi kabuğuna çekilip içindeki isyan ateşini söndürüyorsun hızla.  Şu malum fincancı katırlarını ürkütüp, sürüyü rahatsız etmemek için… Ama unutma sen insansın! Ve bir koyun gibi yaşamayı hak etmiyorsun. Öyleyse hala durduğun ne?  “Beni takip et, şu yoldan gideceğiz!”
Gidelim gitmesine de, nasıl? Ben kalıplara girmekle meşgul olup kahraman olmaktan uzaklaştıkça, huzursuz ruh sendromum şiddetlendikçe şiddetleniyor… Buna dayanmak gerçekten zor! Çünkü dünyadaki varlığımın nedenini artık çok iyi biliyorum. Tıpkı rüyamdaki gibi insanları kurtarmak ve bir kahraman olmak...
Ve şimdi, tam şu anda, koyunlara karşı birleşmek üzere bir dernek kuruyorum. Adı; Ayrık otu… Sloganı: “Dünyayı kurtaracağız! Yaşasın insan olan insanın dayanılmaz yaratım gücü…” Bu derneğin açılmasında bütün yasal prosedürler bir kenara bırakılıyor haliyle. Dernek tüzüğü hayallerden  ibaret, tek üyesi olan benim tarafımdan rengarenk bir deftere yazılıyor. Ve sizi bekliyorum, siz insanları… Bir gün sayımız artacak ve koyunlara karşı başlattığımız bu savaşı kazanacağız, biliyorum.  
Belki Don Quijote gibi kitaplara öylesine dalacağım ki, güneşin batışından doğuşuna kadar bütün gecelerimi ve şafaktan gün batımına kadar bütün günlerimi kitapların başında geçireceğim. Az uykuyla ve çokça okumayla beynim öyle kuruyacak ki, aklımı yitireceğim belki. Yel değirmenlerine karşı savaşırken, yanımda Sancho Panza bile olmayacak… Yinede yılmak bana göre değil. Koyun olup yaşamaktansa, bir kahraman gibi ölmeyi yeğlerim.
Günün birinde bu hikayeyi duyan birilerinin küçük yeğenime yaklaşıp “Teyzen bir kahramandı.” demelerini ve hikayemi anlatmaya başlamalarını isterdim.
“Kimsenin geçmediği o yol var ya, işte oradan geçti teyzen... Defalarca düştü, defalarca kalktı… Savruldu, hiç olmayacak yerlerde buldu kendini… Ama ne olursa olsun yılmadı, geri döndü ve o yolda yürümeye devam etti. Başı her zaman dik, hiç ödün vermeden… Sonra ne mi yaptı? İnsanların uyanmasını sağlamak için Ayrık Otu derneğini kurdu. Yıl 2012. Düşün, kaç yıl geçmiş üstünden… Bu dernekte ne yapıldığını hep merak etti koyunlar. Ama hiçbir zaman bilemediler! Sana bir sır vereyim mi? Ama aramızda kalsın... O dernekte hayal üretiliyordu, hala da üretiliyor... Bu hayaller sayesinde koyunların sayısı iyice azaldı. Ne mutlu ki, artık insanlık çoğunlukta…”.
Biliyorum ki; hikayenin sonuna gelindiğinde, ben hiçbir baltaya sap olamamış ta olsam, bir çocuğun gözünde kahraman olabileceğim. Böylece ruhumun huzursuzluğu sonsuza dek bitecek…
İşte tam o sırada bir çalılıkta karatavukların sesi, gürgen dalında öten güvercinin sesi duyulacak belki. Ve ben dünyadan gelen bu selama gülümseyeceğim sadece…  

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Ruhnüvaz

Bizler sıcak insanlarız. Dokunarak iletişim kurmayı seven insanlar... Kuzeyliler gibi soğuk rüzgârlar esmez aramızda… Ya da güneyliler gibi yapış yapış, sıcaktan kavrulmayız… Ilıktır, aramızdaki iklim. Bu coğrafyada yaşamanın bize bir ödülüdür bu… Ama çoğumuz bu ödülü fark etmek yerine, bizden uzaktakilere özenmeyi tercih ederiz.
Ne garip bir çelişki…! Gözünün önünde ama görmüyorsun… Tıpkı gündüzün geceyle, beyazın siyahla birlikte var olması gibi… Ya da kötülükle iç içe geçmiş iyilik gibi… Ama biliyoruz ki, dünyada sadece iyilik olsaydı, iyilik şaşırtıcı bir şekilde değerini kaybedecekti. Yaşadığımız düzenin tamamen diyalektikle kaplanmasının nedeni, boşu boşuna değil… Olası bir kaosu minimuma indirmek için… Diğer bir deyişle; Newton'un yer çekimi bizim için neyse, zıtlıkların birlikteliği de işte o... Her ikisi de insanları dünyaya yapıştırıp, sabitlemek için var. Fakat insan aklı öyle mükemmel ki, yer çekimini nasıl yenmeyi başardıysa, zıtlıkları birbirinden ayırmayı da başaracaktır eminim. Yani her çıkışın bir inişi vardır prensibinin tedavülden kalkacağı gün de, elbet bir gün gelecek. Yerine şöyle bir şey olabilir pekala… 'Çıkış ve çıkış ve çıkış…'
Ya da insanoğlu yaptığı araştırmaların sonucunda saf iyiliği izole edecek belki… İyilik demişken, bu örnek pek bir iyimser oldu sanırım! Ama ben yine de insan aklına ve hayal gücüne güvenmek istiyorum. Düşünsene, bir zamanlar dünyanın öküzün boynuzunda durduğuna inananlar vardı. Ama şimdi bırakın öküzün boynuzunu, dünyanın uzay düzlemindeki koordinatlarına kadar her şeyini biliyoruz. Bahsi geçen öküzün günümüzde yaşayan torununun torununun torunu ise şimdi büyük olasılıkla kuyruğuyla sinekleri kovalayıp geviş getirmeye devam ediyordur. Ne garip bir çelişkidir bu…! Verdiğimiz payelerle, yüklediğimiz anlamlarla neleri nerelere getirebiliyoruz. Kimi insanları göklere çıkartıp, kimilerini de kolayca baş aşağı ettiğimiz gibi...
Neyse diyalektiği bir kenara bırakıp, şu sıralar aklımı kurcalayan bir şeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bizler sıcak insanlarız demiştim ya… Dokunarak iletişimi severiz demiştim. Karşımızdaki insana yakın olmak için yaparız bunu… Peki ona biraz daha yaklaşmış olsaydık, nasıl olurdu? Dokunarak iletişimin daha ötesine geçebilseydik? Yani ruha dokunabilmenin bir yolu var mıdır acaba? Eğer varsa, yaşanmış hiçbir deneyime benzemeyeceği kesin… Yaşanacak hiçbir deneyime benzemeyeceği gibi… Bir insanla iletişimde daha ilerisi olmadığı için belki. Ya da ufuk çizgisine ulaşmak veya gökkuşağının altından geçmek kadar gerçek dışı olduğu için... Ama yine de bizler gerçeğin dışında ne olduğunu merak etmekten kendimizi alamıyoruz. Zaten bu merak değil mi, insana bütün keşifleri yaptıran… Gerçeğin dışına doğru atılan her adım, insanoğluna yaşamak için biraz daha yeni alan açıyor. Sınırları, sadece hayaller belirleseydi ne olurdu? Sınırsızlık hissi ve beraberinde gelen özgürlük… Ve bu da daha büyük soruları sormak için insana cesaret verirdi.

Bildiğim kadarıyla ruha somut, elle tutulur bir dokunuşu şimdilik yapabilen olmamış. Ama insan ruhuna soyut dokunuşları, birçok sanatçının başardığı kesin. Mesela Leonardo da Vinci'nin tablolarında görebiliyorum bu dokunuşu… Ya da Astor Piazzolla'dan Libertango'yu her dinlediğimde… Sabah uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa'nın çaresizliğini, Kafka ruhumda hissettirebiliyor.
Bazen bir film, mesela 'The thin red line', hafifçe dokunuyor ruhuma… O zamanlarda kalbimin tam üstünde bir titreşim hissediyorum. Ve o titreşim, bir damla gözyaşı olup gösteriyor kendini…
Sanatın her dalına ilham veren dünyanın kendisi de etkiliyor beni... Boğazın muhteşem güzelliğine bakarken, işte tam o anda, koca bir şehir, İstanbul, dokunuyor ruhuma. Bu dokunuş, adamakıllı sarsabiliyor insanı. Öyle ki, İstanbul'a aşık olmak, bir anda kaderin olabiliyor.
Şu sıralar ruhla haşır neşir olma eylemini tanımlayabilecek bir kelime arayışı içerisindeyim. Sanki onu harflerin içine sıkıştırabilirsem, elle tutulur bir hale gelecekmiş gibi… Arayışlarımın sonunda, karşıma fiyakalı bir isim çıktı. Ruhnüvaz... Anlamı; 'ruhu okşayan' demek… Tıpkı bir kediyi sever gibi… Ama işte tam bu aşamada yine Kafka ve onun mavi oktav defteri geliyor aklıma. Kafka der ki; "Ruhu gözlemleyen kişi ruha nüfuz edemez, Ama hiç kuşkusuz onunla temas ettiği bir kenar çizgisi vardır. Bu temasın varlığının kabul edilmesi, ruhun kendisinin bile kendisini bilmediği gerçeğini ortaya koyar. Demek ki ruh bilinemez kalacaktır. Ruhtan başka herhangi bir şey bulunsaydı, bu çok hüzünlü olurdu ama başka bir şey yok..."
Gözlerin, ruha açılan pencereler olduğu söylenir. Düşünüyorum da, ruhun kenar çizgisine pencerelerden ulaşmak nispeten kolay olmalı. Ama insanların çizdiği suni imajlardan, yapıştırdıkları etiketlerden gözleri kapkara perdelerle örtülmüş durumda. Ruha dokunabilmek, günümüzün sanatıyla olmuyor artık… Çünkü insan yeni olan her şeyi 'basit' başlığı altında toplayıp, hızla tüketip yok ediyor. Şartlar böyleyken, ruhun kenar çizgisinden öteye geçmekten bahsetmek, haddimize düşmüyor tabii ki… Hele ki buna teşebbüs etmek, ne büyük bir cesaret! O cesaret bende var mı? Belki yok… Ama hayallerle çizilen sınırları düşündüğümde, 'belki de var' diyebiliyorum.
Şimdi kelimelerden bir yol yapsam, o yol sınırları geçip ruhnüvaz olur muydu acaba?
Bilmiyorum… Uzun bir sessizlik kaplıyor zihnimi…
Anladım ki, boğaz akşamında düşünmek zor oluyormuş… Hele ki ay turuncu kıvama gelmiş, yarısı yenmiş bir portakal gibiyken…

26 Temmuz 2012 Perşembe

Ne kadar zekiyiz?

Zekâ deyince ilk aklımıza gelen, zihinsel zekâ yani diğer bir deyişle IQ’dur. Hâlbuki zekâyı, IQ ile sınırlandırmak, bizler için yanıltıcı olacaktır. O halde, nedir zekâ?


Zekâ, 'parıltı' anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime... İçinde kendi ışığını barındıran bu kelimenin, yaşam boyu ışıldamanın peşinde olan hatta yıldızlarla aşık atmak isteyen insan için bir anahtar olduğunu söyleyebiliriz. İnsana hayal ettiği yaşamın kapılarını açan, gizemli bir anahtar…
Hepimizin farklı farklı dilekleri ve istekleri olsa da, dört temel ihtiyaç her birimizde aynıdır. Bu ihtiyaçlar; yaşamak, öğrenmek, sevmek ve ardında bir iz bırakmaktır. Temel ihtiyaçları karşılanmış bir insan, kendini eksiksiz, tam ve bütün hisseder. Bu da insanın mutluluk arayışının bitmesi anlamına gelir. Çünkü artık mutluluk çok uzakta bir yerde değil, insanın hemen yanında, içinde, dışında, her yerdedir.
Dört temel ihtiyacın karşılanması için dört farklı anahtar kullanırız. Tabii anahtarları nasıl kullanmamız gerektiğini biliyorsak… Çünkü eğer bilmiyorsak, bize verilen bu armağanlar zamanla işlevini kaybeder ve kullanılamadan paslanırlar.
Öyleyse alalım elimize büyüteçleri, anahtarları hep birlikte incelemeye başlayalım.
1. Anahtar: Fiziksel ya da bedensel zekâ (PQ Physical Quotient):
Birinci ihtiyacımız yaşamaktır. Shakespeare'in dediği gibi 'olmak ya da olmamak'taki olmaktır, yaşamak… Var olabilmek için gereken temel ihtiyaçlarımızı, PQ anahtarı ile sağlarız. Aslında fiziksel zekâ, bedenimizin kendi kendine gerçekleştirdiği, yaşamak için gereken işlevlerin (solunum, sindirim, dolaşım, iskelet kas, bağışıklık ve diğer hayati sistemler) yerine getirilmesini sağlayan bir zekâ türüdür. İnsan bedeni içinde her şey muntazam bir şekilde çalışırken, bizler farkında bile olmayız. Ama sistemde bir arıza olunca, hele ki bu geri dönüşü olmayan bir arızaysa, işte o zaman sağlığımız aklımıza gelir.
Oysaki bedenimizin dilinden iyi anlamalı, onu dinlemeli, verdiği tepkileri fark etmeye çalışmalıyız. Fiziksel zekâmızla ne kadar iyi anlaşırsak, vücudumuz bizi o kadar istekli taşıyacaktır. Bunun için, belki klişe de gelse, dengeli beslenme ve düzenli egzersizi yaşam stilimiz haline getirmemiz gerektiğini hatırlatmalıyım. Bu sayede daha uzun süre sağlıklı yaşayacağımız için, hayatın bize getirdiği mucizeleri yakalama şansımız da o ölçüde fazla olacaktır.
2. Anahtar: Zihinsel zekâ (IQ Intelligence Quotient):
İkinci ihtiyacımız öğrenmektir. Bu ihtiyacımızı karşılamak için zihinsel zekâ anahtarını kullanırız. IQ; çözümleme, akıl yürütme, soyut düşünme, dil kullanımı, zihinde canlandırma, kavrama becerisidir. Özellikle zihinde canlandırma, vizyonumuzun ya da diğer bir deyişle hayal gücümüzün gelişimi için elzemdir.
Eskiden kişilerin yetkinliklerinin belirlenmesinde IQ temel alınılırdı. Ancak zamanla duygusal ve ruhsal zekâların önemi anlaşıldıkça, IQ popülaritesini kaybetti. Çünkü anlaşıldı ki, bir insanın IQ'sunun yüksek olması, onu sosyal bir çevrede başarılı yapmaya yetmiyordu. Bireysel olarak farklı yönlerimizi keşfetmemiz, sistematik ve disiplinli çalışmamız, öğrenmemiz ve öğrendiklerimizi başkalarına aktarmamız, zihinsel esneklik kazanarak önyargılarımızdan arınmamız, zihinsel zekâmızın (IQ) gelişimi için olmazsa olmazlardır. Bunlar göz ardı edildiği takdirde, bizim için primat seviyesine doğru yavaş ama emin adımlarla bir dönüş söz konusu olacaktır.
3. Anahtar: Duygusal zekâ (EQ Emotional Quotient):
Üçüncü ihtiyacımız sevmektir. Sevginin anahtarı ise duygusal zekâdır. Bu ihtiyacımızı karşılamak için; kişisel motivasyonumuzu arttırmalı ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizi güçlendirmeye çalışmalıyız. Sosyal becerilerimizi geliştirmek için, iletişim kurarken önce anlamaya sonra kendimizi anlatmaya çalışmak çok önemlidir. İletişimde unutulmaması gereken bir diğer nokta da, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu almamız gerektiğidir. Bunun için önce kendi duygularımızı fark edip onları yönetmeliyiz. "Ben şimdi bu olay karşısında ne düşünüyorum? Ne hissediyorum? Neden bu tepkiyi verdim? Neden tepkisiz kaldım?...vb" Sorun, kendinize… Cevaplardan korkmayın çünkü cevaplar çözüm için size yol gösterici olacaktır.
Yaşamımızın kontrolünü tamamen elimize aldığımızda, artık kurban olmak, tepkisel davranışlar ya da suçu başkalarına atmak gibi bizi başarısızlık devridaimine sürükleyen eylemlerden uzaklaşırız. Bunu gerçekten yapabildiğinizi bir düşünsenize... Sanırım hayat sizin için hiç olmadığı kadar sorunsuz, hiç olmadığı kadar dingin, hiç olmadığı kadar huzurlu olacaktır.
Duygusal zekâ kalpten gelir. Bizi başarıya götürecek olan, ne yapıyorsak onu sevgiyle, tutkuyla yapmamızdır. Çünkü o zaman yorulduğumuzu hiç hissetmeyiz, çalışmak büyük bir keyfe, hatta bir şölene dönüşür.
4. Anahtar: Ruhsal zekâ (SQ Spiritual Quotient):
Dördüncü ihtiyacımız bir iz bırakmaktır. Aslında yaşamdaki birçok şeyi bu ihtiyacımızı karşılamak için yaparız. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan bu anlam arayışıdır. Bunun için çocukluğumuzdan itibaren bize öğretildiği gibi erdemli insan olmak için çabalarız. Bunun için evleniriz, çocuk sahibi oluruz. Amaç dünyaya bizden bir iz bırakmaktır. Sanatçıların bıraktığı eserlerde de, tarihi kişiliklerde de, yine iz bırakma telaşı vardır. Kimi sevgiyle hatırlanır, kimi ise nefretle… İşte bu noktada, vicdanımızın yani ruhumuzun sesini dinleyerek iyiyi ve doğruyu seçmek, insanlık için, dünya için, daha büyük bir yarar uğruna çalışmak, hayatımızı anlamlandıracaktır.
Sahip olduğumuz bu dört anahtarı gelişigüzel kullanmak yerine, bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal dengemizi sağlamak için kullanmalıyız. Örneğin duygusal olarak yaşadığımız üzüntüleri eksiklikleri, bedenimizi aşırı besleyerek tamamlamaya çalışmak, bizi obes ve sağlıksız bir duruma getirecektir. Ya da ruhsal olarak anlam arayışımızın sonuçsuz kaldığını düşünelim. Bu bizi depresyona ya da belki daha ileri boyutlarda zihinsel hastalıklara kolaylıkla taşıyabilir. Oysa Seneca'nın dediği gibi "En güçlü kişi, kendi gücünün hâkimi olandır."
Kendi gücümüzün hâkimi olmak için öncelikle denge gereklidir. Çünkü denge, içsel bütünlüğümüzü sağlayacak en önemli faktördür. Kendi içsel bütünlüğüne sahip olamayan kişiler, dış kaynaklardan kendilerine güvence ararlar. Bu arayış, insanı kaçınılmaz olarak 5 olumsuz davranışa iter. Bunlar;
-Eleştirme, -Yakınma, -Kıyaslama, -Rekabet, -Çekişme'dir.
Bu olumsuz davranışlar bulaşıcıdır ve geçtiği yerde yaşama sevincini yok eder. Toplumda kolayca yayılır, böylece insanlar arasında ve insanın kendi içinde bölünmeler ve ayrışmalar oluşur. Bu ayrışmalar bizi şüphesiz aşağıya çekecek, başarısızlığa ve mutsuzluğa itecektir.
Peki, bizler bu oyuna gelmeyecek kadar zeki miyiz? Kimler zekidir, kimler değildir? Zeki olmak, güzel bir iz bırakmaktır dünyaya… Zeki olmak, ne kadar mutlu yaşadığındır… Zeki olmak, bedensel, zihinsel, duygusal, ruhsal bütünlüğü ve dengeyi sağlamış olmaktır… Zeki olmak, yaptığın işi sevmek ya da sevdiğin işi yapmaktır… Zeki olmak, sevdiğin insanlarla birlikte olmak, sevmediklerini sevmeye çalışmak, eğer hiç mümkün değilse de oradan hemen uzaklaşmaktır. Zeki olmak, orada olmaktır sadece… Orada, tam ve bütün olabilmektir.
Şimdi elinizde dört anahtar, hayallerinize giden yolun kapısında beklerken, içeri girmek için sabırsızlandığınızı biliyorum. Çok zaman kaybettik belki… Çok yorulduk… Ama bir şiirlik daha zaman kaybetmişiz, çok mu? Ne de olsa Nazım Hikmet'in yaşamaya dair söyleyecekleri var bize… Kulağımıza küpe, kalbimize ışık olsun sözleri...
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öyle ki ,
mesela kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin,
hem öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak, yani ağır bastığından…

25 Haziran 2012 Pazartesi

İŞTE GELDİK, GİDİYORUZ

Bir yaz… Peşinden bir kış… Sonra bir yaz daha… Ve yine bir kış… Arada gittikçe kısalan baharlar… Arada gittikçe sıkışan yaşamlar…
Zamanın içinde öyle bir zaman var ki, varla yok arasında bir yerde... İşte süregelen anlam arayışının bittiği yerdir orası… Sonsuzdur… Ama sonsuzluk seni korkutmaz, aksine hiç olmadığın kadar mutlusundur, hiç olmadığın kadar sensindir çünkü.  İşte o anların içine sıkışır yaşam… O anların içinde, hayat bulur her şey.
Geri kalan ise geçmek bilmez, insan için… Ya da öyle hızla geçer ki, nasıl geçtiğini kimse anlamaz! Ara sıra hayıflansa da, ara sıra pişman da olsa çok sürmez, insan bu zaman paradoksu içinde oyalanmasına devam eder. İş yerinde oyalanır, bir şeyler yazıp çizdirirken ya da o toplantı senin bu toplantı benim koştururken… Evde oyalanır, televizyonun karşısındaki kanepede… Sevgililerle oyalanır, aradı, aramadı, seviyor, sevmiyor, hadi evlenelim, hadi ayrılalım… Arkadaşlarla oyalanır, herkes kendi derdini anlatırken ve kimse kimseyi dinlemezken… Ailelerle oyalanır, birinin düğünü, diğerinin sınavı, öbürünün terfisi… Haberlerle oyalanır, Kürtaj yasaklansın mı? Nüfus patlatılsın mı? 4 + 4 + 4 kaç eder? Köprü nasıl geçilir? Ayıya dayı mı denmelidir?
Saatler dönüp dururken, bizim ne kadar zamanımız kaldı bilmiyoruz. Hepimizinki ayrı… Belki 30 yıl, belki de son 1 saatin içindeyiz. Kalan 30 yılı, geçen 30 yıl gibi boşa harcayacaksak, dolu dolu 1 saatimiz bile yok diyebiliriz. Basit bir mantıkla düşünürsek; başlangıcı olan her şeyin bir sonu varsa, bizim de bir sonumuz olması kaçınılmazdır. Ama insan kesin gözüyle bakılan ölümü kendinden çok uzakta bir yere yerleştirerek, yarattığı suni dünyaya geri dönmenin bir yolunu mutlaka bulur. Ürkütücü olduğu için göz ardı ettiği ve ancak cenazelerde hatırladığı son bile, doyasıya yaşamak için insanı motive etmeye yetmez.
Bana gelince, yüzümdeki çizgiler belirginleşirken ve artık insanlar yaşımı doğru tahmin ederken, düşünüyorum da, daha kaç tane yaz, kaç tane kış, böyle gelip geçecek. Böyle işte… Daha iyi yaşanabilecekken, böyle… Küçümsediğimden değil, ama yapmak istediğim onca şeyi düşündükçe, geriye kalan zaman insanı ister istemez endişelendiriyor. Bir telaş başlıyor insanda… Kalbim bir kuş gibi pır pır ederken, her seferinde alıyorum ben o kalbi, bir atışta beynini dağıtıyorum, geriye koca bir sessizlik kalıyor. Geçmişimden gelen ve geleceğe doğru uzanan bir sessizlik…
Oysa kalbi susturmak yerine sesini dinlesem, duymaya başlayacağım. Doğadaki tüm sesler gelecek kulağıma… Hatta güneşin, yıldızların sesi… Ay ışığının sesi hatta… Ve o sesler kulağıma fısıldayacak, yaşamın anlamını. Anın içine sıkışmış hayat, tüm zamana yayıldığında, kalan zamanın uzunluğu ya da kısalığı fark etmeyecek benim için. Çünkü içimdeki nehir, denizine kavuşmuş olacak. Berrak bir mavi… Özgür bir ben gibi…
Duymaya başlayınca anlıyorsun ki, evrenin sesi kendi iç sesinle aynı. Duyabilmenin ise tek bir yolu var, o da meditatif yaşamak… Bir mağaraya çıkın, insanlardan izole, aç susuz meditasyon yapın demiyorum size. Meditasyonu yaşamınız haline getirin diyorum. Nasıl mı? Ne yapıyorsanız tam anlamıyla, eksiksiz orada olun. Su mu içiyorsunuz, suyu bütün hücrelerinizde hissederek kana kana için… Sohbet mi ediyorsunuz, aklınızda başka hiçbir şey olmadan karşınızdakini dinleyin, konuşurken söylediğiniz her kelime başka birilerinden araklama değil sizden olsun. Çalışıyor musunuz, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi coşkuyla çalışın. Düşünüyor musunuz, Descartes gibi en derin düşüncelere dalın, ki böylece bu dünyada var olduğunuzu hissedebilin. Birine mi sarılıyorsunuz, öyle içten sarılın ki ruhlarınız birleşsin. Birini mi seviyorsunuz, karşılık beklemeden hesap kitap yapmadan bütün yüreğinizle sevin. Can Yücel’in dediği gibi; ‘Yaşadıklarını kâr sayma. Yaşadığın kadar yakınsın sonuna. Ne kadar yaşarsan yaşa, sevdiğin kadardır ömrün…’
Ve işte geldik…
Nazım Hikmet gibi biraz çakılından al, biraz da masmavi tuzundan… Sonsuzluğundan da biraz… Işığından da birazcık… Birazcık da kederinden…
Bir şeyler anlattın bize… Duyabildik mi? Evet, duyduk… Hepimiz duyduk…
İşte geldik, gidiyoruz…

1 Mayıs 2012 Salı

TOZ OLSAM


Bir şey yazmıyorum, uzun zamandır. Tek bir kelime bile… Uzun zamandır bu dünyada yokmuş gibiyim. Sanki her şeye dışarıdan bakıyormuş gibi. Sanki toz olmuşum da… Toz olmuşum da, uçuyorum havada…

Sonra aniden bir kızın saçına düşüyorum. O hareket ettikçe ben de hareket ediyorum. Güneş vuruyor üstüme. Rüzgâr havalandırıyor saçları… Okyanusta sörf yapıyormuşum gibi… Toz olduğumu unutuyorum aniden, kaptırıyorum kendimi bir dalgaya… Çok sürmüyor, bir el kendine çekiyor kızı… Kızın saçları adamın omzuna düşerken, benimle birlikte yuvarlanan diğer tozları görüyorum şimdi. Havada takla atanları… Korkuyla saç teline yapışıp kalanları…  Kendine yeni bir yer bulmak için sabırsızlananları… Her şey kararıyor sonra… Biraz sıcak, biraz nemli bir karanlık! Ölüm mü yoksa? Ölüm böyle bir şey olabilir mi diye soruyorum kendime… Çok uzakta belli belirsiz yanıp sönen bir ışık, cevap veriyor bana. Cennetteyim diyorum sevinçle… Işığa doğru gitmeliyim, ışığa doğru… Ama nasıl? Ayaklarım yok ki!

Biraz sıcak, biraz nemli bir karanlığın içinde duruyorum hareketsiz… Çok uzaktaki ışık yeniden görünüyor sonra… Ve büyüyor bir güneş gibi… Her yer aydınlandığında anlıyorum ki adamın omzundayım artık. Kızın dalgalanan saçları uzaklaşırken, adam bakıyor arkasından… Pişmanlığı bir yük gibi, omuzları eskisi gibi değil, gücünü kaybetmiş düşüyor iki yana… Ardı arkası kesilmiyor sigaraların. Hemen yanı başıma bir kül düşüyor.

Dışarı çıkınca anlıyorum ki gece olmuş. Az sonra bir mekandayız, neon ışıkları vuruyor üstüme… Bir maviyim, bir kırmızı… Çöken duman, üstümde bir ağırlık… Müziğin sesi bütün yeri titretirken, her yer mor oluyor şimdi... Omuzun ucunda tutunmaya çalışan bir tüy parçası daha fazla dayanamıyor bu harekete… Nereye gittiğini bilemeden, dumanın içine doğru çekiliyor. Bense, bundan sonra akıbetim ne olacak diye düşünüyorum. Zaten toz olmuşum anasını satayım, hâlâ ne düşünüyorum acaba? Yanımdaki kül pervasız! İyice sinirlerimi bozuyor.  

Çok geçmeden adam çıkıyor dışarıya. Yanında bir kız, be sefer ki kısa siyah saçlı… Şimdi üstümde o varken, ezilip büzülüyorum, çaresiz. Kızın saçları arasında buluyorum kendimi, zaman geçmek bilmiyor... Sonra gökyüzünden üstüme bir damla düşüyor, saydam ve serin, jöle kıvamında… Bir kabarcığın içindeymişim gibi hoşuma gidiyor, çocukluğumu hatırlıyorum. Ama ardından diğer damlalar yağmaya başlıyor. Kabarcık dağılıyor, ben savruluyorum. Öylesine güçleniyorlar ki damlalar, aralarına karışıp yeryüzüne düşüyorum. Kızla adam koşarak uzaklaşıyor oradan. Bizse kaldırımın kenarından var gücümüzle akmaya başlıyoruz. Nereye giderlerse, ben de oraya gidiyorum. Hemen üstümüzden bir fare geçiyor. Silkelendiğinde, fırça gibi tüylerinden dökülen damlalar karışıyor aramıza. Damlalar gökyüzündeki gibi değil artık, su gittikçe bulanıklaşıyor! Aramızdan bir kısmı, önümüze çıkan konserve kapağına tutunuyor. Bense tutunamayan diğerleri gibi sürüklenmeye devam ediyorum.

Bir tozun sonu nerede biter? İlerideki mazgalı gördüğümde, artık kaçmak için çok geç olduğunu fark ediyorum. Önümdeki damlalar bir bir mazgalın içine, karanlığa doğru çekilirken, ben yaklaşan sona sessizce teslim ediyorum kendimi… Zaten karanlıktı diyorum, ne değişecek? Biraz soğuk, biraz ıslak bir karanlık!

Düşmeden son kez bakıyorum gökyüzüne… Yıldızlar olanca güzelliğiyle parlıyor. Işık tarlası gibi… Toz olmadan önce ne şanslıymışım diyorum kendime. Ne özgürmüşüm! İstediğimi yapabilecek kadar özgür… O halde neden yapmadım? Beni tutan neydi? Keşke insan olabilmek için bir şansım daha olsaydı… Yeniden yaşamak için bir şans… İşte şimdi anlıyorum. Şimdi… Mazgalların arasından akıp giderken…

Evet, haklısın, bir şey yazmıyorum, uzun zamandır. Tek bir kelime bile… Neden diye sorma! Uzun zamandır bu dünyada yokmuş gibiyim. Sanki her şeye dışarıdan bakıyormuş gibi. Sanki toz olmuşum da… Toz olmuşum da, uçuyorum havada…

14 Şubat 2012 Salı

AŞK NEREYE, BİZ ORAYA

Sevgililer günü geldi, kutlu olsun.
Ben çocukken 14 Şubat diye bir gün yoktu. Yani vardı da, hatırladığım kadarıyla diğer günlerden farksızdı. Sonra büyüdüm… Ama yine bir şey değişmedi, uzunca bir süre bu günden habersiz yaşadım. Sadece ben değil bütün ülke bihaberdik aslında. Bir gün gelip, sevgililer günü kutlamaları resmiyete döküldüğünde, sanki hep hayatımızdaymış gibi hemen benimseyiverdik bu günü. Kırmızı güller, hediyeler dağıldı dört bir yana. Eller birbirine kenetlenince, Şubatın bu soğuk ve karlı günü ısınmaya başladı, bahara dönüştü.

Sevgilisi olmayanlar içinse; 14 Şubat zaman geçtikçe, şiddetini artırarak, sinir bozmaya devam etti. Kaldırılması için kampanyalar başlatanlar oldu. Misilleme parti düzenleyip eğleniyoruz izlenimi verenler... İstemem yan cebime koy diyenler… Eski sevgililerden medet umup telefon bekleyenler… Bekledim de gelmedin diye ağlayıp zırlayanlar… Ama ne yapsalar olmadı, her sene o malum gün yine geldi ve yine çattı.

Sevgililer günü nedir, ne değildiri iyice bir anladıktan sonra, gelelim bütün bunların derinliğinde ne olduğu sorunsalına... Geçen sene bu zamanda ‘Aşk öldü mü?’ yazısını yazmışım. ‘Yaşasın aşk, sen çok yaşa’ diye bitirmişim cümlelerimi… Bir yıl geçmiş, ne ben o benim artık, ne de düşüncelerim o düşünceler… Her şey değişmiş, değişen diğer şeyler gibi… İki yazı önce romantiktim, şimdiyse romantizmden çok uzakta bir yerde konuşlandım. Buradan bakınca görüyorum ki, insanın gerçek aşkı arayışı trajikomik bir hal almış. Herkes arıyor ama bulan kimse yok! Bir efsane… Tamamen uydurulmuş! Yinede bu efsanenin gerçekliğine inanan insanlar için hayata bağlanma nedeni aşk… Ütopik bir erkek/kadın çizilmiş kafada ya da başka birileri senin yerine çizmiş. Yahu diyorsun, bu adam kafamdaki adamın yanında karikatür kalır. Diyelim olmayan birini zorla oldurdun, yinede hep bir şeyler eksik, hep bir şeyler yarım... Ve sen o bir şeylerin ne olduğunu bilmeden aramaya devam edip duruyorsun. Sonra hiç beklemediğin anda biri takılıyor gözüne. İşte bu diyorsun, kafamdaki adam resmen ete kemiğe büründü. Ama bu defa da Schopenhauer’in teorisi çıkıyor karşına. Yani sen istediğin kadar hayatımın aşkı de, eğer doğacak çocuk sağlıksızsa bu iş olmuyor! Bütün mesele türün devamı, aşk ta neyin nesi diyor Schopenhauer.

Schopenhauer’a göre erkekleri eş bulmada etkileyen şeyler; yaş, üreyebilirlik, sağlık, kemik yapısı, tombulluk ve çehreymiş. Kadınları ise; güç ve cesaret etkiliyormuş. Ayrıca kadının çocuğuna veremeyeceği şeyler de seçimde önemliymiş. Mesela; omuz genişliği, kas gücü, sakal ve benzeri şeyler… O yüzden çirkin bir erkek bal gibi de seviliyor, erkeksi olmayan erkek ise uzak durulası bir hal alıyor haliyle. Bir ilişkide beklenilenin entelektüel bir diyalogdan çok, hayvansal içgüdülerin tatmini doğrultusunda olduğunu söyleyen Schopenhauer’in aşkla ilgili başka neler söylediğini merak ediyorsanız, Aşkın Metafiziği’ni mutlaka okumanızı öneririm.

Düşünüyorum da, aşk ister içgüdüsel olsun ister uydurma bir hikaye ne fark eder. Eğer kalbini titretebiliyorsa aşk, eğer yaşam hiç olmadığı kadar güzelse senin için, eğer aklın başında değilse artık, bu tuhaf halinin sonuna kadar tadını çıkarmalısın. Çünkü sayısız olasılık ve bu olasılıklara bağlı sayısız olasılık varken, bir daha aynı şans seni bulur mu yada sen onu bulur musun, bilinmez… Bir bakarsın zaman doğru değildir, bir bakarsın mekan doğru değil… Bir bakarsın iki yanlış bir doğruyu, aşkı alıp götürmüş. Bir bakarsın sen sen değilsindir artık, o da o değil… Yani işin aslı; her şey sorgulanır sorgulanmasına da, aşka gelince hiç ama hiç soru sorma… Ama illâ bir soru soracaksan kendine, Can Yücel’in sorduğu gibi olsun sorun.

“Boş ver be yaşı başı, aşk var mı aşk sen ondan haber ver?”

Sevgililer gününüz kutlu olsun.

23 Ocak 2012 Pazartesi

GÜVERCİNLERE DOKUNMAYIN

Ey dostlar, size sesleniyorum.


Size, yüreğinde sevgi barındıranlara…

Size, insanlığı en büyük değer bilenlere…

Size, merhamet edebilecek kudrette olanlara....

Size, bu ülkenin kadirşinas insanlarına…

Başkalarına değil! Çünkü başkaları bizi birbirimizden ayırdı. Başkaları kini ve nefreti soktu aramıza… Başkaları önyargıyla gözlerimizi kapattı, göremedik. Başkaları duyarsızlıkla kulaklarımızı tıkadı, duyamadık. Başkaları çaresizlikle elimizi kolumuzu bağladı, hareket edemedik. Başkaları doldurdu aklımızı… Kaybettik, olanı da olmayanı da…

Ne yaptık dostlar biz? Ne yaptık?

Cephelerde bu ülke için canını veren Mehmet’ti… Ama hemen yanında son nefesini veren Yakup vardı. Solunda Bilo, sağında Agop yatıyordu. Omuz omuza savaştılar, hep birlikte öldüler. Ama gel gör ki, biz Mehmet’in çocukları, Yakup’un, Bilo’nun, Agop’un çocukları, ne oldu da düşman olduk birbirimize? Ne zaman kaybettik sevgimizi? Ne zaman ayırdık, ne zaman ayrıştık?

Eminim aramızda bu ülke için kan dökenler asıl ‘bunlardır’ diyenler olacaktır. Kahrolsun ‘şunlar’ diyenler, hepimiz ‘onlardanız’ diyenler, berikiler kalsın ötekiler gitsin diyenler… Diyelim ki dedikleri doğru; unutulmaması gereken bir gerçek var ki, ne renk olursan ol insan ortak paydasında buluşabilirsen eğer, bütün renkler aynıdır. Tek bir renk vardır orada… O da insan olmanın rengi. Bizler insan olmanın rengiyle doğarız. Ama zamanla başka renklere boyanır ruhumuz. Başka renklerin sevdasına düşer bedenimiz. Zannederiz ki o renk bize güç verir. Oysa asıl güç, en derinde bir yerde, insan olmanın özünde yatmaktadır.

Şu sıralar her yerde Hrant Dink davası konuşuluyor. Tepkiler çığ gibi büyürken, benimse kar tanesi kadar küçük bir kelime dikkatimi çekti. Hrant Dink’in avukatına “Mahkemenin kararını duyunca ne hissetiniz?” diye sordular. Cevabı tek kelime, beyhude’ydi. Beyhude… Yani anlamsız, faydasız, boş, bomboş…

“Beyhude dolandım, boşa yoruldum, benim sadık yârim kara topraktır.” demiş Veysel. Tarih boyunca medeniyetlerin yaşadığı bu toprak, bir başka geliyor insanın gözüne… Gurbete gidenler bilir, gittiğin yer cennetten bir köşe de olsa artık yaşamak yaşamak değildir giden için. Bir kokusu vardır bu toprağın, burnunda tüter… Bir sıcaklığı vardır, ana kucağı gibi. Uzaktaysan içini kemiren özlem, seni ölmekten beter eder. Memleket özlemini en çok çeken kimdir diye sorsan, Nazım Hikmet derim bir çırpıda. Nazım ise der ki; “Ölürsem Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni… Tepemde bir de çınar olursa… Öyle taş maş da istemez hani…”

E hadi o zaman dostlar, bırakılım artık şu geçmişi, geçmişte kalsın. Zaten bir bıraksak, bu toprak bizi birbirimize bağlar ya… Hatta öyle kenetler ki, bir daha hiçbir kuvvet ayıramaz bizleri. Çünkü burası Aşık Veysel’in, burası Nazım Hikmet’in, burası Uğur Mumcu’nun, burası Hrant Dink’in, burası Lefter Küçükandonyadis’in, burası bizim, hepimizin bereketli toprağı. Burası Anadolu…

Ve Aşık Veysel devam eder sözlerine… “Her kim ki olursa ey yar bu sırra mazhar, dünyaya bırakır ölmez bir eser, gün gelir Veysel’i de yar bağrına basar…” Eğer biz de sırra mazhar olduysak, dünyaya bırakabileceğimiz ölümsüz bir eserimiz var demektir. Gelin, adını ‘Barış’ koyalım hep birlikte. Soyadı da ‘Sonsuz’ olsun. Beyaz güvercinler, barışı yaysınlar dört bir yana… Atatürk’ün dediği gibi; yurtta sulh, cihanda sulh olsun.

Bu yazıyı göz göre göre ölüme giden Hrant Dink’in sözleriyle tamamlayalım istiyorum. Tamamlayalım ki, beyhude olmasın sözleri… Ölmeden birkaç gün önce kaleme aldığı yazıyı işte şu cümlelerle bitirmişti. “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…”

11 Ocak 2012 Çarşamba

İSTİSNALAR KAİDEYİ BOZAR MI?

Birileri size çağın gerisinde kaldığınızı söylese ne düşünür, ne hissederdiniz? Bir tedirginlik başlar mıydı? Belki midenizde bir yanma, bir acı hissi? Ya da ağırlaştırılmış bir pişmanlık? Yaşlanıyor olma gerçeğiyle baş başa kalındığında hissedilebilecek ne varsa hepsi? Belki de hiçbiri? Ya da tam tersi ‘Hadi canım sende, ben kendimi bilmiyor muyum?’ deyip umursamazdınız. İlk duyduğumda ben de umursamadım. Ama ağız birliği karşısında boyun kıldan ince kalır, adamakıllı işkillenir insan.


Çağın gerisi ne kadar geri olabilirdi ki…! Bir arkadaşım Victoria döneminden fırlamış gibi bir halim olduğunu söylediğinde, bahsi geçen geriliğin derecesi böylece ortaya çıkmış oldu. Söylenildiğine göre bu çağa göre fazlasıyla romantikmişim. Fazlasıyla hayalperest ve aynı zamanda fazlasıyla sıkıcı… Hatta o kadar sıkıcıymışım ki, günümüzün eğlence anlayışını algılamakta zorluk çekiyormuşum. Haklı da olabilirler belki, benim için eğlence demek sanatla iç içe olmak demek, eğer bu sıkıcıysa itiraf ediyorum çok sıkıcıyım. Ama geriye dönüp baktığımda biliyorum ki, yeni bir şey değildi bu benim için… Kendimi bildim bileli böyleydim, çağın hep gerisinde ya da ilerisinde ama hiçbir zaman içinde değil…

Bazen bilirsin ama başkalarından duyduğunda nedense bir tuhaf hissedersin kendini. İşte bu karmaşık duygulardan geriye, aidiyetsizlik hissi tortu gibi kalır. Sanki ayakların yerden kesilmiş de havadasın, hiç olmadığı kadar özgürsün... Ama korkuyorsun da bir taraftan. O özgürlüğün içinde ya hiç kimse yoksa? Ya tek başınaysan? İşte çelişkinin en büyüğü bu olsa gerek. Çünkü insan doğası gereği bir yere ait olma ihtiyacı duyar. Bir çağa, bir ülkeye, bir aileye, bir eve, bir kuruma, bir insana ait olma… Ve beraberinde gelen ‘benim’ diyebilme lüksü, güvende olma hissi... Dalgalarla boğuşurken sakin bir limanın hep orada olduğunu bilmek gibi belki.

Aidiyeti göklere çıkarttığıma bakmayın, güven hissi ne kadar kurguysa, bu sahte duyguyu oluşturan kurallar da o kadar kurgu olmalı. Yani özgürleşmenin önüne korkularla çıkanlar, duyarsızlığın yaşandığı bu çağda kilitlenmemizi sağlıyorlar. Böylece bizler, yani zamanın dışında kalanlar, daha büyük bir vizyona sahip olma şansını her geçen gün kaybediyoruz. İşte tam bu noktada Can Yücel’i anmak geliyor içimden. “Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın…” der büyük usta. “İlle de bir şeylere sahipleneceksen gökyüzüne sahipleneceksin, güneşi, ayı, yıldızları… Mesela kuzey yıldızı senin yıldızın olacak. O benim diyeceksin…. İlle de bir şeylere ait olacaksan, renklere ait olacaksın… Mesela turuncuya ya da pembeye… Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, hem de hep senin kalacakmış gibi hayat… İlişik yaşayacaksın, ucundan tutarak…”

İtiraf etmem gerekirse, ilk bu yazıyı yazmaya başladığımda uzun uzun insanların nereye sürüklendiklerini anlatmak istemiştim. Kaybolan nezaketten, etik değerlerin yoksunluğundan dem vurmak, kendini ve yaşamı sorgulamanın nasıl bitme noktasına geldiğinden bahsetmek istiyordum. Ama bunu yapmayacağım. Çünkü şu sıralar zihnim inanılmaz bir hızla çalışıyor, dün düşündüklerimi bugün gerekçeleriyle beraber çürütebiliyorum. Sanırım kozmik ışın yağmuruna tutuldum.

Her neyse, Muppet Show’daki ihtiyarlar gibi söylenip durmakla bir yere varılmayacağı ortada. En iyisi ne yapabiliriz sorusunu sormak. Yaşlı insanlara yer vermek, sakatlara öncelik tanımak yerine koltuklarına yayılan gençlerin, ellerinde telefon, kafalarını kaldırıp bakmadıkları, baksalar bile umursamadıkları bir ortamda bizim ne kadar sorumluluğumuz var, bir düşünelim. Herkesin aynı tornadan çıktığı bir yerde, biz farklı olmaya ne kadar gönüllüyüz, soralım kendimize. Kayıtsızlık moda olmuşken, demode olmayı göze alabilecek cesaretimiz var mı acaba? Sadece kendimiz için mi okuyoruz? Sadece kendimiz için mi araştırıyoruz? Sadece kendimiz için mi düşünüyoruz? Sadece kendimiz için mi yaşıyoruz? Dışarıda bu kadar dünyadan bihaber insan varken, eğer cevabımız evetse, benciliz demektir.

Bencilliğimizden arınıp harekete geçtiğimizde ise ilk duyacağımız şey muhtemelen ‘Boşuna çabalama, istisnalar kaideyi bozmaz!’ olacaktır. Evet, istisnalar kaideyi bozmaz, doğrudur. Ama eğer sayıları artarsa, istisna olmaktan çıkarlar ve çağı değiştirmeye yetebilirler. Zaten kaideler değil midir, çağlar boyunca ayakları baş, başları ayak yapan… Kolları bacak ve bacakları da kol…? Kaidelerin tekelindeki dünyada her ne kadar değişiyoruz izlenimi veriliyor olsa da, uzuvlar aynı kaldığı sürece belli ki değişen bir şey olmayacak. Ta ki istisnaların sayısı çoğalıncaya kadar…

O halde ben bu zamanın dışında bir yerde, bekliyor olacağım. Sonrası ise Forrest Gump’daki replik gibi belirsiz ama bir o kadar da umut dolu…

“Annem hep söylerdi. Hayat bir kutu çikolata gibidir, içinden ne çıkacağını hiçbir zaman bilemezsin.”