23 Ocak 2012 Pazartesi

GÜVERCİNLERE DOKUNMAYIN

Ey dostlar, size sesleniyorum.


Size, yüreğinde sevgi barındıranlara…

Size, insanlığı en büyük değer bilenlere…

Size, merhamet edebilecek kudrette olanlara....

Size, bu ülkenin kadirşinas insanlarına…

Başkalarına değil! Çünkü başkaları bizi birbirimizden ayırdı. Başkaları kini ve nefreti soktu aramıza… Başkaları önyargıyla gözlerimizi kapattı, göremedik. Başkaları duyarsızlıkla kulaklarımızı tıkadı, duyamadık. Başkaları çaresizlikle elimizi kolumuzu bağladı, hareket edemedik. Başkaları doldurdu aklımızı… Kaybettik, olanı da olmayanı da…

Ne yaptık dostlar biz? Ne yaptık?

Cephelerde bu ülke için canını veren Mehmet’ti… Ama hemen yanında son nefesini veren Yakup vardı. Solunda Bilo, sağında Agop yatıyordu. Omuz omuza savaştılar, hep birlikte öldüler. Ama gel gör ki, biz Mehmet’in çocukları, Yakup’un, Bilo’nun, Agop’un çocukları, ne oldu da düşman olduk birbirimize? Ne zaman kaybettik sevgimizi? Ne zaman ayırdık, ne zaman ayrıştık?

Eminim aramızda bu ülke için kan dökenler asıl ‘bunlardır’ diyenler olacaktır. Kahrolsun ‘şunlar’ diyenler, hepimiz ‘onlardanız’ diyenler, berikiler kalsın ötekiler gitsin diyenler… Diyelim ki dedikleri doğru; unutulmaması gereken bir gerçek var ki, ne renk olursan ol insan ortak paydasında buluşabilirsen eğer, bütün renkler aynıdır. Tek bir renk vardır orada… O da insan olmanın rengi. Bizler insan olmanın rengiyle doğarız. Ama zamanla başka renklere boyanır ruhumuz. Başka renklerin sevdasına düşer bedenimiz. Zannederiz ki o renk bize güç verir. Oysa asıl güç, en derinde bir yerde, insan olmanın özünde yatmaktadır.

Şu sıralar her yerde Hrant Dink davası konuşuluyor. Tepkiler çığ gibi büyürken, benimse kar tanesi kadar küçük bir kelime dikkatimi çekti. Hrant Dink’in avukatına “Mahkemenin kararını duyunca ne hissetiniz?” diye sordular. Cevabı tek kelime, beyhude’ydi. Beyhude… Yani anlamsız, faydasız, boş, bomboş…

“Beyhude dolandım, boşa yoruldum, benim sadık yârim kara topraktır.” demiş Veysel. Tarih boyunca medeniyetlerin yaşadığı bu toprak, bir başka geliyor insanın gözüne… Gurbete gidenler bilir, gittiğin yer cennetten bir köşe de olsa artık yaşamak yaşamak değildir giden için. Bir kokusu vardır bu toprağın, burnunda tüter… Bir sıcaklığı vardır, ana kucağı gibi. Uzaktaysan içini kemiren özlem, seni ölmekten beter eder. Memleket özlemini en çok çeken kimdir diye sorsan, Nazım Hikmet derim bir çırpıda. Nazım ise der ki; “Ölürsem Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni… Tepemde bir de çınar olursa… Öyle taş maş da istemez hani…”

E hadi o zaman dostlar, bırakılım artık şu geçmişi, geçmişte kalsın. Zaten bir bıraksak, bu toprak bizi birbirimize bağlar ya… Hatta öyle kenetler ki, bir daha hiçbir kuvvet ayıramaz bizleri. Çünkü burası Aşık Veysel’in, burası Nazım Hikmet’in, burası Uğur Mumcu’nun, burası Hrant Dink’in, burası Lefter Küçükandonyadis’in, burası bizim, hepimizin bereketli toprağı. Burası Anadolu…

Ve Aşık Veysel devam eder sözlerine… “Her kim ki olursa ey yar bu sırra mazhar, dünyaya bırakır ölmez bir eser, gün gelir Veysel’i de yar bağrına basar…” Eğer biz de sırra mazhar olduysak, dünyaya bırakabileceğimiz ölümsüz bir eserimiz var demektir. Gelin, adını ‘Barış’ koyalım hep birlikte. Soyadı da ‘Sonsuz’ olsun. Beyaz güvercinler, barışı yaysınlar dört bir yana… Atatürk’ün dediği gibi; yurtta sulh, cihanda sulh olsun.

Bu yazıyı göz göre göre ölüme giden Hrant Dink’in sözleriyle tamamlayalım istiyorum. Tamamlayalım ki, beyhude olmasın sözleri… Ölmeden birkaç gün önce kaleme aldığı yazıyı işte şu cümlelerle bitirmişti. “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder