Zekâ deyince ilk aklımıza gelen, zihinsel zekâ yani diğer bir deyişle IQ’dur. Hâlbuki zekâyı, IQ ile sınırlandırmak, bizler için yanıltıcı olacaktır. O halde, nedir zekâ?
Dört temel ihtiyacın karşılanması için dört farklı anahtar kullanırız. Tabii anahtarları nasıl kullanmamız gerektiğini biliyorsak… Çünkü eğer bilmiyorsak, bize verilen bu armağanlar zamanla işlevini kaybeder ve kullanılamadan paslanırlar.
Birinci ihtiyacımız yaşamaktır. Shakespeare'in dediği gibi 'olmak ya da olmamak'taki olmaktır, yaşamak… Var olabilmek için gereken temel ihtiyaçlarımızı, PQ anahtarı ile sağlarız. Aslında fiziksel zekâ, bedenimizin kendi kendine gerçekleştirdiği, yaşamak için gereken işlevlerin (solunum, sindirim, dolaşım, iskelet kas, bağışıklık ve diğer hayati sistemler) yerine getirilmesini sağlayan bir zekâ türüdür. İnsan bedeni içinde her şey muntazam bir şekilde çalışırken, bizler farkında bile olmayız. Ama sistemde bir arıza olunca, hele ki bu geri dönüşü olmayan bir arızaysa, işte o zaman sağlığımız aklımıza gelir.
Oysaki bedenimizin dilinden iyi anlamalı, onu dinlemeli, verdiği tepkileri fark etmeye çalışmalıyız. Fiziksel zekâmızla ne kadar iyi anlaşırsak, vücudumuz bizi o kadar istekli taşıyacaktır. Bunun için, belki klişe de gelse, dengeli beslenme ve düzenli egzersizi yaşam stilimiz haline getirmemiz gerektiğini hatırlatmalıyım. Bu sayede daha uzun süre sağlıklı yaşayacağımız için, hayatın bize getirdiği mucizeleri yakalama şansımız da o ölçüde fazla olacaktır.
2. Anahtar: Zihinsel zekâ (IQ Intelligence Quotient):
İkinci ihtiyacımız öğrenmektir. Bu ihtiyacımızı karşılamak için zihinsel zekâ anahtarını kullanırız. IQ; çözümleme, akıl yürütme, soyut düşünme, dil kullanımı, zihinde canlandırma, kavrama becerisidir. Özellikle zihinde canlandırma, vizyonumuzun ya da diğer bir deyişle hayal gücümüzün gelişimi için elzemdir.
Üçüncü ihtiyacımız sevmektir. Sevginin anahtarı ise duygusal zekâdır. Bu ihtiyacımızı karşılamak için; kişisel motivasyonumuzu arttırmalı ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizi güçlendirmeye çalışmalıyız. Sosyal becerilerimizi geliştirmek için, iletişim kurarken önce anlamaya sonra kendimizi anlatmaya çalışmak çok önemlidir. İletişimde unutulmaması gereken bir diğer nokta da, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu almamız gerektiğidir. Bunun için önce kendi duygularımızı fark edip onları yönetmeliyiz. "Ben şimdi bu olay karşısında ne düşünüyorum? Ne hissediyorum? Neden bu tepkiyi verdim? Neden tepkisiz kaldım?...vb" Sorun, kendinize… Cevaplardan korkmayın çünkü cevaplar çözüm için size yol gösterici olacaktır.
Dördüncü ihtiyacımız bir iz bırakmaktır. Aslında yaşamdaki birçok şeyi bu ihtiyacımızı karşılamak için yaparız. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan bu anlam arayışıdır. Bunun için çocukluğumuzdan itibaren bize öğretildiği gibi erdemli insan olmak için çabalarız. Bunun için evleniriz, çocuk sahibi oluruz. Amaç dünyaya bizden bir iz bırakmaktır. Sanatçıların bıraktığı eserlerde de, tarihi kişiliklerde de, yine iz bırakma telaşı vardır. Kimi sevgiyle hatırlanır, kimi ise nefretle… İşte bu noktada, vicdanımızın yani ruhumuzun sesini dinleyerek iyiyi ve doğruyu seçmek, insanlık için, dünya için, daha büyük bir yarar uğruna çalışmak, hayatımızı anlamlandıracaktır.
Sahip olduğumuz bu dört anahtarı gelişigüzel kullanmak yerine, bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal dengemizi sağlamak için kullanmalıyız. Örneğin duygusal olarak yaşadığımız üzüntüleri eksiklikleri, bedenimizi aşırı besleyerek tamamlamaya çalışmak, bizi obes ve sağlıksız bir duruma getirecektir. Ya da ruhsal olarak anlam arayışımızın sonuçsuz kaldığını düşünelim. Bu bizi depresyona ya da belki daha ileri boyutlarda zihinsel hastalıklara kolaylıkla taşıyabilir. Oysa Seneca'nın dediği gibi "En güçlü kişi, kendi gücünün hâkimi olandır."
Bu olumsuz davranışlar bulaşıcıdır ve geçtiği yerde yaşama sevincini yok eder. Toplumda kolayca yayılır, böylece insanlar arasında ve insanın kendi içinde bölünmeler ve ayrışmalar oluşur. Bu ayrışmalar bizi şüphesiz aşağıya çekecek, başarısızlığa ve mutsuzluğa itecektir.
Şimdi elinizde dört anahtar, hayallerinize giden yolun kapısında beklerken, içeri girmek için sabırsızlandığınızı biliyorum. Çok zaman kaybettik belki… Çok yorulduk… Ama bir şiirlik daha zaman kaybetmişiz, çok mu? Ne de olsa Nazım Hikmet'in yaşamaya dair söyleyecekleri var bize… Kulağımıza küpe, kalbimize ışık olsun sözleri...
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
yani, o derece, öyle ki ,
mesela kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin,
hem öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
