Steve Jobs…, böylesine bir beynin, böylesine bir hayal gücünün aramızdan ayrılmış olması, insanlık için büyük bir şanssızlık…
Düşünsenize; şu yaşadığımız zamanda tarihte iz bırakabilecek birileri nadiren ortaya çıkıyor. Dünyayı değiştirebilenler ise yok denebilecek kadar az! İşte Steve Jobs o az sayıdaki kişiden biriydi, dünyayı değiştirmek adına çok büyük adımlar atmakla kalmadı, ötesine de geçti.
Oysa günümüzde büyük beyinler sıradanlık okyanusundan çıkamıyorlar. İçinde deha barındıran sanat eserlerine bir bakın; hepsi geçmişte yapılıp günümüze gelen ve etkisini hâlâ sürdüren eserler... Bu eserlerin yaratıcıları olan sanatçılar ise artık yaşamıyorlar. Yaşayanlar, kolaya kaçıp birbirinin taklidi ürünler ortaya çıkarabilmekle yetiniyor sadece. Neden? Çünkü kolaycı beyin, sürümden kazanma zihniyetiyle çalıştığından yeni bir şeyler ortaya çıkarmak istemez. Hâlbuki Mevlana’nın dediği gibi artık yeni şeyler söylememiz gerekmiyor mu? Aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten, aynı yüzleri görmekten ne zaman sıkılacağız, doğrusu çok merak ediyorum.
Gelecekte, bir başka asırdan günümüze baktıklarında belki de bu zamanı yaratıcılığın katledildiği, sıradan zamanlar olarak tanımlayacaklar. Ve bizler de ne yazık ki, bu sıradan zamanlarda yaşamış insanlar olarak etiketleneceğiz! Eğer bir çuvalın içine gireceksek, ben Steve Jobs gibi hayal gücü yüksek insanların olduğu çuvalın içinde olmak isterdim. Çünkü biliyorum ki hayal gücüyle o çuval delinecek ve içindekiler yeni bir şeyler bulabilme tutkusuyla farklı yönlere dağılacaklar.
Steve Jobs “Sokrates'le bir öğleden sonrası geçirmek için tüm teknolojimi verirdim.” demiş. Onun bu sözlerini bilmeden ben de her zaman sayıklayıp dururdum. “Hayattaki en büyük ama imkânsız isteğim; zamanda yolculuk yapıp Kafka’yla, Dostoyevski’le, Nazım Hikmet’le, Orhan Veli’yle, Pablo Neruda’yla, Oscar Wilde’la, Platon’la, Schopenhauer’la, Nietzsche’yle ve diğer hayran olduğum dehalarla, ki şimdi aralarına Steve Jobs’u da ekleyebilirim, tanışmak ve onlarla karşılıklı bir kahve içip sohbet etmek…” Bu ütopik isteğim gerçekleşmiş olsaydı, herhalde dünyada benden mutlusu olmazdı. Ruhum ne beslenirdi ama… Sanatla, felsefeyle, yaratıcı düşünceyle doyma hissini belki hayatımda ilk kez tadardım. Doğrusu şimdi bu hayalden çıkıp gerçeğe dönmek içimden hiç gelmiyor. Ama bir taraftan merak ediyorum, döndüğüm kimin ya da neyin gerçeği?
Böyle zamanlarda aklıma hep ‘Bu su’ gelir. Aramızdan kendi isteğiyle ayrılmış, çağımızın özgün yazarlarından David Foster Wallace’in konuşmasından hazırlanmış bir kitap ‘Bu su’… İçinde yüzdüğümüz suyun farkına varabilmemiz ve belki de o suların içinde yitip gitmememiz için her sayfada sadece bir iki cümle yazılmış… Wallace kitabın başında bir ankedotla başlar.
“İki genç balık birlikte yüzüyorlarmış. Yanlarından geçen yaşlı bir balık başıyla onlara selam verip, “Günaydın çocuklar. Su nasıl?” demiş. Biraz yüzdükten sonra genç balıklardan biri dayanamayıp diğerine sormuş: “Su da neyin nesi?”
Evet, artık bizim de ‘Su da neyin nesi?’ diye sormamızın vakti gelmedi mi?
Steve Jobs’un sözleri ile bu yazıya nokta koymadan önce, çok geç olmadan hatta belki de şimdi, suda ne olup bittiğini sormanızı öneriyorum. Sorun ki, farkına varın. Farkına varın ki, var olan gücünüz açığa çıksın. Ve bu güçle, dünyayı değiştirebilecek kadar çılgın olmayı deneyin. En azından kendi dünyanızı, kendi gerçekliğinizi…
“Zamanınız sınırlı, o halde başkasının hayatını yaşayarak onu çöpe atma! Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarını yaşama tuzağına düşme. Başkalarının fikirlerinin gürültüsü, içinden gelen sesi yutmasın. En önemlisi ise kalbini ve sezgilerini takip edecek cesarete sahip ol. Çünkü kalbin ve sezgilerin, her nasılsa, ne olmak istediğini gerçekten biliyor. Geri kalan diğer her şey ikinci plandadır."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder