Dünyada uzun zaman geçirdim. Kimine göre kısa gelebilir. Ama bence oldukça uzun…
Geçirdiğim bu uzun zamandan sonra geldiğim noktadan, ama hâlâ zamanın içinde bir yerde, yaşamıma bakıyorum. Bir ders çıkarmam, bir şey öğrenmiş olmam gerekiyormuş gibi geliyor. Ne de olsa dünyaya gelmemizin bir anlamı olmalı, öyle değil mi? Dünyada gelmiş, geçmiş ve gelecek her insanın bir gün gelip karşılaşacağı kaçınılmaz soru bu… “Neden geldik? Neden gidiyoruz?”
Bu anlam arayışı, içindeki çelişkilerle beraber kafaları meşgul ederken, neden sorusunu soran onca düşünürün artık var olmadığı gerçeği, ne kadar düşünürsen düşün bir şeyleri değiştiremediğini gösteriyor galiba. Böylece korkuyla karışık tedirginlikle arayış içine giren insan, hayata anlamlar yüklemeye başlıyor. Kimi bir düşünce akımına teslim ediyor kendini… Kimi en yakınında bulduğu bir inanca sığınıyor… Kimi başka insanlarda arıyor anlamı… Kimi ise ‘ne kadar çok para o kadar çok anlam’ sözünü yaşamının tek ve vazgeçilmez manifestosu haline getiriyor.
Buna ‘değer’ diyor, bilenler. Benim için önce ailem gelir gibi. Önce para, önce aşk, önce iş, önce din, önce sağlık, önce millet, önce ben… Her ne bulduysa, ona sıkı sıkı bağlanıp tutunmaya çalışan insanoğlu ya da kızı için malum soru rafa kaldırılıyor bir süre. Ama gün geliyor, bulduğu çok değerli anlam avuçlarının arasında dağılıp giderken, aynı soruyla yine baş başa kalıyor insanımız. “Hayatın anlamı nedir?”
Zamanda tökezlememek için ne bulduysa tutunmaya çalışanlar çoğunluğu oluşturuyorsa, ayakta durmaktan vazgeçip zamanın üstüne boylu boyunca uzananlar da çoğunluğu oluşturuyor. Ama bu defa azınlığın çoğunluğu…
Azınlığın çoğunluğu olanlar boş verdikleri için yaşama ‘artık bitse de gitsek’ diye bakarlar. Yattıkları yerden daha az zarar görmeyi bekleseler de, ayaktakilerle aynı fırtınalara maruz kalmaktan kurtaramazlar kendilerini. Aralarında tepkisizlikten sıkılanlar, kendilerini bıraktıkları akışa müdahale etme isteğiyle yanıp tutuşurlar bazen. Ve müdahalenin sonunda ya aptal ilan edilirler ya da abdal… Ama ilan ne olursa olsun, üstünde yazan üç harf her zaman sabittir! “Ö, L, Ü”
Azınlığın azınlığı olanlar ise, ki sanırım ben de bu gruptayım, zamanın içinde hiçbir şeye tutunmadan ama her şeyi merak ederek, bir yatar, bir oturur, bir kalkar, bir düşer, bir koşar, bir yorulur, bir zıplar, bir durur… Bir heyecanla kendi etrafında döner… Bir döner, bir döner sormayın gitsin... Bir düştü mü de her defasında kalkmasını bilir ama…
Bu defa düştüğüm yerden kalkmadan önce, bir an için durup etrafıma bakıyorum. Zamanla birlikte sürüklenen insanlar yanımdan geçip gidiyor. Sevdiklerim, sevmediklerim, benim için hiçbir şey ifade etmeyenler ya da çok şey ifade edenler… Hızla geçerken bazılarının yüzünü seçemiyorum bile. Kimi el sallıyor bana… Kimi küçücük elleriyle öpücük gönderiyor. Yakalamak istiyorum… Ama uçup gidiyor…
Belli ki, geride kalanlar yetişene kadar ben yolu bitirmiş olacağım. Geçip gidenlere ulaşmam da artık mümkün değil. Benimle aynı hızda sürüklenen birileri var mı diye son bir kez daha bakıyorum etrafa. Elini tutabileceğim bir kişi? Zamanın içinde sürüklenirken, “Stand by me” ile dans edebileceğim? Birlikte düşüp birlikte gülebileceğim, birlikte kalkıp yeniden dans edebileceğim biri var mı diye bakıyorum. Tanıdık bir yüz? Belki de hiç tanımadığım biri?
Zaman benim için ne zaman bitecek, doğrusu bilmiyorum… Bittiğinde beni ne bekliyor? Belki hiçbir şey yok… Belki de her şey var… Sınırlı beynimin oluşturduğu gerçekler, sınırsız beynimin kurduğu hayaller kadar büyük olmasa da, şimdilik beni oyalamaya devam ediyor. Ve ben bu oyalanmadan arta kalan zamanda, anlam aramak yerine zamanın içinde dans etmeyi tercih ediyorum.
Anlam, anlamsızlığın içinde şekillenirken, bu kez “It's a good day” çalıyor fonda. Bana doğru uzanan eli tutuyorum. Ve dans başlıyor. İki ileri, bir geri…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder