Bir yaz… Peşinden bir kış… Sonra bir yaz daha… Ve yine bir kış… Arada gittikçe kısalan baharlar… Arada gittikçe sıkışan yaşamlar… Zamanın içinde öyle bir zaman var ki, varla yok arasında bir yerde... İşte süregelen anlam arayışının bittiği yerdir orası… Sonsuzdur… Ama sonsuzluk seni korkutmaz, aksine hiç olmadığın kadar mutlusundur, hiç olmadığın kadar sensindir çünkü. İşte o anların içine sıkışır yaşam… O anların içinde, hayat bulur her şey.
Geri kalan ise geçmek bilmez, insan için… Ya da öyle hızla geçer ki, nasıl geçtiğini kimse anlamaz! Ara sıra hayıflansa da, ara sıra pişman da olsa çok sürmez, insan bu zaman paradoksu içinde oyalanmasına devam eder. İş yerinde oyalanır, bir şeyler yazıp çizdirirken ya da o toplantı senin bu toplantı benim koştururken… Evde oyalanır, televizyonun karşısındaki kanepede… Sevgililerle oyalanır, aradı, aramadı, seviyor, sevmiyor, hadi evlenelim, hadi ayrılalım… Arkadaşlarla oyalanır, herkes kendi derdini anlatırken ve kimse kimseyi dinlemezken… Ailelerle oyalanır, birinin düğünü, diğerinin sınavı, öbürünün terfisi… Haberlerle oyalanır, Kürtaj yasaklansın mı? Nüfus patlatılsın mı? 4 + 4 + 4 kaç eder? Köprü nasıl geçilir? Ayıya dayı mı denmelidir?
Saatler dönüp dururken, bizim ne kadar zamanımız kaldı bilmiyoruz. Hepimizinki ayrı… Belki 30 yıl, belki de son 1 saatin içindeyiz. Kalan 30 yılı, geçen 30 yıl gibi boşa harcayacaksak, dolu dolu 1 saatimiz bile yok diyebiliriz. Basit bir mantıkla düşünürsek; başlangıcı olan her şeyin bir sonu varsa, bizim de bir sonumuz olması kaçınılmazdır. Ama insan kesin gözüyle bakılan ölümü kendinden çok uzakta bir yere yerleştirerek, yarattığı suni dünyaya geri dönmenin bir yolunu mutlaka bulur. Ürkütücü olduğu için göz ardı ettiği ve ancak cenazelerde hatırladığı son bile, doyasıya yaşamak için insanı motive etmeye yetmez.
Bana gelince, yüzümdeki çizgiler belirginleşirken ve artık insanlar yaşımı doğru tahmin ederken, düşünüyorum da, daha kaç tane yaz, kaç tane kış, böyle gelip geçecek. Böyle işte… Daha iyi yaşanabilecekken, böyle… Küçümsediğimden değil, ama yapmak istediğim onca şeyi düşündükçe, geriye kalan zaman insanı ister istemez endişelendiriyor. Bir telaş başlıyor insanda… Kalbim bir kuş gibi pır pır ederken, her seferinde alıyorum ben o kalbi, bir atışta beynini dağıtıyorum, geriye koca bir sessizlik kalıyor. Geçmişimden gelen ve geleceğe doğru uzanan bir sessizlik…
Oysa kalbi susturmak yerine sesini dinlesem, duymaya başlayacağım. Doğadaki tüm sesler gelecek kulağıma… Hatta güneşin, yıldızların sesi… Ay ışığının sesi hatta… Ve o sesler kulağıma fısıldayacak, yaşamın anlamını. Anın içine sıkışmış hayat, tüm zamana yayıldığında, kalan zamanın uzunluğu ya da kısalığı fark etmeyecek benim için. Çünkü içimdeki nehir, denizine kavuşmuş olacak. Berrak bir mavi… Özgür bir ben gibi…Duymaya başlayınca anlıyorsun ki, evrenin sesi kendi iç sesinle aynı. Duyabilmenin ise tek bir yolu var, o da meditatif yaşamak… Bir mağaraya çıkın, insanlardan izole, aç susuz meditasyon yapın demiyorum size. Meditasyonu yaşamınız haline getirin diyorum. Nasıl mı? Ne yapıyorsanız tam anlamıyla, eksiksiz orada olun. Su mu içiyorsunuz, suyu bütün hücrelerinizde hissederek kana kana için… Sohbet mi ediyorsunuz, aklınızda başka hiçbir şey olmadan karşınızdakini dinleyin, konuşurken söylediğiniz her kelime başka birilerinden araklama değil sizden olsun. Çalışıyor musunuz, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi coşkuyla çalışın. Düşünüyor musunuz, Descartes gibi en derin düşüncelere dalın, ki böylece bu dünyada var olduğunuzu hissedebilin. Birine mi sarılıyorsunuz, öyle içten sarılın ki ruhlarınız birleşsin. Birini mi seviyorsunuz, karşılık beklemeden hesap kitap yapmadan bütün yüreğinizle sevin. Can Yücel’in dediği gibi; ‘Yaşadıklarını kâr sayma. Yaşadığın kadar yakınsın sonuna. Ne kadar yaşarsan yaşa, sevdiğin kadardır ömrün…’
Ve işte geldik…
Nazım Hikmet gibi biraz çakılından al, biraz da masmavi tuzundan… Sonsuzluğundan da biraz… Işığından da birazcık… Birazcık da kederinden…
Bir şeyler anlattın bize… Duyabildik mi? Evet, duyduk… Hepimiz duyduk…
İşte geldik, gidiyoruz…