20 Aralık 2010 Pazartesi

YENİ YIL İÇİN TEK BİR DİLEK

31 Aralık 2009 da yazdığım yeni yıl yazısını şu cümlelerle bitirmişim.


“Biliyorum ki, ümit olduğu sürece her yeni yıl akşamı gökyüzüne binlerce dilek yayılmaya devam edecek… Ve ben de tıpkı bu yıl olduğu gibi dileklerimi dileyeceğim.

Sonrasında ise yapılacak tek bir şey var. Beklemek…

Bu yıl mutlaka dileklerim gerçekleşecek ve gerçekleştiğinde elimde umutla beklemeye devam edeceğim yeni dileklerim olacak…”

31 Aralık 2010’a yaklaşırken, 2010’u düşünüyorum. 2010’dan ne istedim? Ne buldum?

İlk dileğim; çok klişe olsa da, sevdiklerim ve benim sağlığımdı…

Bu dileğim kısmen gerçekleşti. Sevdiklerim için bu yıl gayet iyi geçerken, benim için hastanenin acilini sık sık ziyaret ve bir ameliyatla yıl kapandı diyebilirim. Ya da diyemem…! Çünkü en son bu yazıyı yazarken kurdeşen döktüğümü fark ettim. Aslında kurdeşen yerine kurtlarımı döksem daha iyiydi ama fazla kurt dökmenin, kafadaki koyun sayısını arttıracağını düşünüyorum. Bu da muhtemelen insanın zekâ seviyesinde azalmaya yol açabilir. İyisi mi ben 2011’de kafamın içindeki kurtlarım, büyük ve küçükbaş hayvanlarımla birlikte, ekolojik dengeyi bozmadan, yaşamaya devam edeyim.

İkinci dileğim, başarıydı…

Bu dileğim gerçekleşti diyebilirim. ‘İsimsiz’ adlı ilk kitabım, 2010’nun başında çıktı. Yazmaya büyük bir şevkle devam edebilecek gücü ve inancı içimde buldum. Ama yine de dönüp bakınca, daha iyi olabilirdi demekten kendimi alamıyorum. ‘Büyük’ yerine ‘daha büyük’ bir başarı gelebilirdi. ‘Daha’ların sonu yok aslında. Daha büyükten, daha daha büyük var. O yüzden 2011’de ‘daha’ları bir kenara bırakıp, sevdiğim işi yapmayı diliyorum. Başarının daha’lı ya da daha’sız kendiliğinden gelebilmesi için…

Üçüncü dileğim; belki de dilekler arasında en önemlisi, aşktı…

Uzun yıllar, kimseye aşık olmadan geçmişti. Büyük bir özlem vardı, içimde… Ama bir taraftan yıllar birbirine benziyor, aşkın varlığı ile ilgili şüphelerim artıyordu. Ya yoksa? Her sene dilenen ve hiç gerçekleşmeyen bir hayal gibi…

Karşıma hep aynı ‘tip’ adamlar çıkıyordu. Gerçekten ‘tipti’ bunlar…! Aşktan korkan ve bu korkuyla duyguları insafsızca tüketen tipler… Hâlbuki bıraksa; o küçük duygu filizleri büyüyüp serpilip aşka dönüşecek… Aslında itiraf etmem gerekirse, benim de bu tiplerden bir farkım yoktu. Ne ben ne de onlar, duyguları kendi haline bırakamadık. Ama ben yine de önceki yıllarda olduğu gibi 2010’dan da umutla aşkı dilemeye devam ettim. Ve bu sefer mucizevi bir şekilde dileğim kabul oldu. Aşk, en sonunda geldi.

Size bir sır vereyim mi, dilerken ne dilediğinize çok dikkat etmelisiniz. ‘Dokunduğum altın olsun!’ diyen Midas’ın kaderini paylaşmak ta var işin ucunda…

Aşk geldi gelmesine ama bu sefer kavuşamama sorunu baş gösterdi. Neden filmlerdeki gibi mutlu son olmuyor diye sordum, kaç kere. Ama ben sordukça araya; yollar, dağlar, ovalar, platolar, viyadükler, üst ve alt geçitler girdi.

Ne Ferhat’tım dağları delecek, ne de Mecnun’dum çölleri aşacak…! Onun yerine ben ne yaptım? Kapıları sonuna kadar açıp, aşık olduğum insanın bana ulaşmasını bekledim. Haliyle benim için 2010’un liste başı şarkısı “Bekledim de gelmedin…” oldu. Efsaneye göre; kımıldayamayan bir aşık, zamanla kımıl zararlısına dönüşürmüş. Neyse ki, efsaneler gerçek değil…!

Yukarıda da görüldüğü üzere; 2010 yılında dileklerimin hiçbiri tam anlamıyla gerçekleşmedi. Gerçekleşseydi ne olurdu? Yani başarılı olursam, yani sağlıklı olursam, yani aşık olursam, yani aşık olduğuma kavuşursam ne olurdu? Cevap basit…! Mutlu olurdum…

Borsa gibi hızla yükselip aynı hızla tepetaklak olan ruh halimi düşününce, 2010 bana mutluluk getirdi mi, bilemiyorum. Belki getirdi, ama ben göremedim. Ya da yakaladığım mutluluğun kıymetini bilemedim, elimden kaçtı. Sadece 2010 değil geçen tüm yıllarda mutluluk, sağanak bir yağmurdan çok, ahmakıslatan gibiydi benim için. Ahmakıslatan, bilirsiniz hissettirmeden yağar… Ve bir de bakmışsın ahmak gibi ıslanmışsın!

2010’da mutluluktan sırılsıklam olmayı bekledim… Ama beklerken, azar azar yağan mutluluğu fark edemediğimi ancak şimdi anlıyorum.

Yeni bir yıl geliyor… Dilekler dileniyor... Her yer ışıl ışıl süslenmiş. Yeni başlangıçlar için sabırsızlanıyoruz. Geçmiş yılları unutup, yeni bir sayfa açmak, yeniden başlamak istiyoruz. Ama biz değişmediğimiz sürece yeni yılın eskilerden bir farkı olmayacak. Bütün yıllar birbirine benzediği için ömrümüz boyunca upuzun ‘tek bir yıl’ yaşamış gibi hissedeceğiz. O yüzden bu sene dileklerimle başlıyorum, kendimdeki değişime…

Tek bir dileğim var, gelecek yıldan… O da mutluluk için her zaman, her yerde, her koşulda sebebimin olması. Bu sebep; 2010’dan dilediğim gibi büyük bir aşk, sağlıklı bir yaşam ya da işte başarı olabilir. Ama bunun yanında; şöminenin ya da sobanın çıtırtısını dinleme, köpüklü türk kahvesini höpürdetme, park yerini bir çırpıda bulma, yumurtayı kıvamında çırpma ya da televizyon karşısında çikolatayı kaşıklayarak yeme ama buna karşılık 100 g zayıflama gibi basit sebepler de olabilir…

Eğer istersek mutluluk sebeplerini çoğaltabiliriz... Ama bana göre tek bir sebep de yeter, mutluluk için… O da yaşadığımız, nefes alıp verdiğimiz gerçeğidir.

Elimizde böylesine bir şans varken; bizim için mutluluk kapıda, bacada, her yerde…

Yeter ki görün… Yeter ki fark edin... Yeter ki değerini bilin…

Herkese MUTLU seneler…

6 Aralık 2010 Pazartesi

Gündemde Ne Var?

Gündemin üstüne bir kara bulut çöktü. Adı Wikileaks…! Diğer bir deyişle; diplomasinin magazin hattı da diyebiliriz. Ülkelerin ve liderlerin mahremiyetleri ayaklar altında sürünürken, dedikodular ya da gizlenmiş gerçekler almış başını gidiyor.


‘Takke düştü, kel göründü’ diye bas bas bağırıyor, gazete dağıtan çocuklar…

Biri ona ne demiş? Öbürkü diğerinden pek hazzetmezmiş… Şunun kendisi botokslu, bunun eşinin estetikten mimikleri iptal… Birinin katıldığı düğünde paralar uçuşmuş ve hatta gelin 5 kilo altının altında ezilme tehlikesi geçirmiş… Dengesiz birinin Ukraynalı hemşire sevgilisi varmış… Teflon kafa biri tın tınmış… Paranoyak olan öteki çok tehlikeliymiş, falan filan…

Şu sıralar kriptolar, her yerde… Elini çarpsan bir kriptoya çarpıyor…! Hatta şifresi çözülmüş bu kriptoları tuvalet kâğıdı olarak bile kullanabilirsin.

Güya gizli ama artık suyu çıkmış kriptolarda; cilveleşen ülkeler ya da tam tersi aba altından sopa gösterenler hatta sopayı göstermekle de kalmayıp kavgaya girişmiş olanlar, kimi ararsan var… Bu kriptolar sayesinde; ülkeler arası aldatmalar, entrikalar, hırsızlık, gasp, şiddet aklına gelen ya da gelemeyen her şey sızıyor… Dev bir lağımın patlaması ve ortalığı, ismi lazım değil, bir şeyin götürmesi gibi… Koku da yanında cabası…!

Söylenene göre en az birkaç ay daha sızıntılar devam edecekmiş. Etkisi de artık bir on yıl sürer.

Bütün bu olanlar ve olacaklar karşısında ise ben nedense şaşırmıyorum. Ama itiraf ediyorum gülmekten de alamıyorum kendimi.

Eskiden dünyayı kişilik bozukluğu olan bir insana benzetirdim. Çok sayıda karakteri içinde barındıran ve ne yaptığı belli olmayan, gizli kapaklı iş çeviren bir insan… Bir gün öyle, diğer gün böyle…! Çoğu zaman pasaklı, etrafına zarar veren, döküp saçan sonra da toplamayan haylaz bir çocuk gibi… Kimi zaman da her şeyi görmezden gelen ve yerinden kımıldamayan huysuz bir ihtiyardan farksız…

Şimdi ise dünyanın haline bakınca içimden gülmek geliyor. Çünkü artık dünyayı tedavi görmeye başlayan bir ruh hastasına benzetmeye başladım. Üstelik beklenilen aksine hızla iyileşiyor da...! Dürüstlüğü öğrenmeye çabalıyor, yeni dünya… Nuh Nebi`den kalma, kendi kafasından uydurduğu kuralları bırakmış, özgürlüğün ne demek olduğunu fark ediyor artık…

Bundan sonra ne mi olacak?

Her kafadan bir ses çıkıyor. İnancım o ki, bu defa felaket tellalları ilk kez yanılacak. Ve hatta onlar da şaşıracaklar, bu duruma.

Gelelim, benim senaryoma...

Çok uzak olmayan bir gelecekte şimdiye kadar benzeri görülmemiş büyük bir devrim yaşayacağız hep birlikte… Ülkelere, dinlere, ırk ve mezheplere bölünmüş insanlar için bütün sınırların kalkacağını göreceğiz. Sınırlar kalkınca savaşlar da ilelebet bitecek, tabii… Barış içindeki insan, kendisiyle de barışınca, birey olarak ön plana çıkacak. Böylece bir grubun arkasına sığınmadan, kendisini ifade edebilecek güce kavuşmuş insanlara dönüşeceğiz. İnsanoğlu etrafındaki her şeyin varlığına saygı duyarak, ama özgürce, yaşamayı seçecek bence... Ve bu seçim zorlama ya da dayatma olmadan kendiliğinden gerçekleşecek…

Belki de Maya’ların belirttiği 22 Aralık 2012 takvimi dünyanın sonu değil, insanlığın yeniden doğuşu olabilir. Zamanların sonu olarak belirtilen bu tarihte, artık dibe batmış insanlığın yükselişini göreceğiz belki…

Kimine göre bu çizdiğim tablo bir hayal olabilir. Ama John Lennon’a göre değildi. Benim için de öyle…! Tıpkı ‘Imagine’ şarkısının sözlerinde anlatıldığı gibi… “Bana hayalci diyebilirsin. Ama ben tek değilim. Umarım bir gün sen de bize katılırsın. Ve böylece dünya yekvücut olarak yaşar…”

Bu yazının başında, ‘Gündemin üstüne bir kara bulut çöktü.’ demiştim.

Bu yazının bitiminde, görüyorum ki; gündemin üstündeki kara bulut değil, yanan maskelerin dumanıymış…

İşte son gelen haberler…!

WASHINGTON, wikileaks’in kurucusu için "Assange bir anarşisttir ve gazetecilere tanınan hak ve korumayı hak etmiyor.” dedi.

Önce serverin fişini çektiler. Sonra wikileaks.org tarih oldu… Ama yine de wikileaks durdurulamıyor…!

24 Kasım 2010 Çarşamba

PETRA

Çölden korkan bir insandım ben. Çölde çay içmenin nesi güzel diye düşünürdüm. Önyargılarım beni ondan uzak tutmuştu. Ondan… Çölden… Sonsuzluktan…!


Görmediğim bir şey hakkında, kulaktan dolma bilgilerle, nasıl bu kadar keskin fikirlere sahipmişim diye soruyorum şimdi kendime.

Keskin kenarlı fikirler acıtır hâlbuki… Önyargılar ise bu fikirler arasında en tehlikeli olanları…!

Oysa düşünceler dalgalar gibi olmalı. Yükselip alçalırken ahenkle ruhu okşayıp geçebilmeli. Böylece ne düşünürsen düşün kimseyi acıtmazsın, kimse de seni acıtmaz. Her okşayışta biraz daha büyür, biraz daha olgunlaşırsın.

Önyargılarımdan sıyrıldığım gün, çölün kalbine doğru hızla çekilmeye başladım. Rüzgârına kapılıp, tepelerin arasına saklanmış gül kırmızısı bir şehrin girişinde buldum kendimi. Bu şehrin adı Petra’ydı…

Arabistan Yarımadası’nın kuzeyinde, Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki topraklarda Nebatiler tarafından kurulmuş Petra... Tarih öncesi dönemlerin en gözde yerleşim yeri olan bu şehir; Nebatilere, Romalılara ve Haçlılara ev sahipliği yapmış. Ancak 12. Yüzyılda deprem ve ekonomik sıkıntılardan dolayı kent gözden düşmüş ve zaman içinde unutulup gitmiş. Kimilerine göre terk edilen bu şehrin lanetlendiği söyleniyor. Ama asıl ilginç olan; bu göz alıcı şehrin yüzyıllar boyunca sessizliğe bürünmesi. Ta ki 1812 yılına kadar… 1812 yılında kayıp şehir Petra, yeniden gün ışığına çıkartılmış.

Şair John William Burgon, Petra’yı tarihin yarısı kadar yaşlı, gül kırmızısı şehir diye tanımlamış şiirinde. Bense kelimeleri özenle seçmeye çalışsam da, Petra’nın güzelliğini tarif etmekte zorluk çekiyorum.

Uzun bir yolculuğun ardından Petra’ya ulaştığımda artık hava kararmıştı. Girişte peri masallarından çıkmışçasına kırmızı turuncu pembe sarı renklerle bezenmiş bir kanyonla karşılaştım önce… Kıvrıla kıvrıla uzanan bu kanyon bazen öyle daraldı ki, yukarı bakınca gökyüzünü görmekte zorluk çekiyordum. Sanki dönüş yokmuş gibi… Sanki bir kapana sıkışmışsın gibi…

Çöl rüzgârının uğuldayan sesi kulaklarımdaydı. Kapüşonumu kafama geçirip, hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. Ve ardından o gül kırmızısı geçit kendiliğinden açıldı… Büyük bir kayanın içinde, kırmızı yüzeyi tıpkı bir dantel gibi özenle işlenmiş olan hazine binası Al Khazneh, bütün haşmetiyle karşımda duruyordu. Ön avlusuna mumlar yerleştirilmişti. Gökyüzü yıldızlarla öyle kaplıydı ki, bir an için gece güne dönüştü sandım. Binlerce yıldızın bir kısmı avluya düşmüş, diğerleri ise gökyüzünden onlara eşlik ediyordu. Rüzgâr estikçe mumların alevleri dalgalanıyor, bu alevler Petra’da yaşamış ve ölmüş binlerce ruhu temsil edercesine ışıklarını yayıyordu. Bir bedevi o yöreye ait bir müzik aleti çalarak, yanık sesiyle Arapça şarkılar söylemeye başladı. Her bir ağıt dinleyicilere Petra’nın hikâyesini anlatıyordu. Ardından karanlığın içinden flüt sesi duyuldu. Flütün sesi, gördüğüm o eşsiz manzaraya karışınca büyülendim. Kafamın içi çöl gibi sessizleşti. Bir anda her şey basitleşti, benim için. Düşüncelerimin keskin uçlarının törpülendiğini hissettim. Egomun paramparça olduğunu… Ve onunla birlikte yıllarca taşıdığım ağırlık da un ufak olmuştu. Sırtıma bu kadar yükü kim yüklemişti? Artık bu sorunun da bir önemi yoktu, benim için. Ne büyük bir huzurdu bu… Tarifsiz…

Aslında yaşam bizim düşündüğümüz gibi karmaşık değil… Mutluluk; basit bir yaşamın içinde olağan… Olağanüstü tanımı bizim hizamızda, yerle bir artık…

Tıpkı şairin söylediği gibi; ‘Basit yaşayacaksın, basit… Mesela susayınca su içecek kadar basit...’

İşte basitliğin içerisine gizlenmiş ihtişamı, çölün kalbine ulaştığımda anladım…
Dönerken yol boyunca gözlerimi ayırmadan baktım çöle… O uçsuz bucaksız sessizliğin içinde bir kum tanesi kadar küçüldüm… Diğer kum tanelerinin arasına karıştım… Sürüklendim sağa sola… Kum tanesi ne kadar parçasıysa çölün, ben de o kadar parçası oldum. Ve giderken sonsuzluktan bir parçayı da aldım yanıma. Ebedi sükûnetin bir parçasını…

Şimdi İstanbul’da kanepemde oturmuş, artık benden kilometrelerce uzakta kalan Petra’yı ve çölü düşünüyorum.

Elimde bir fincan çay… Etrafımda sessizlik… Ne güzel bir tat kalıyor, damağımda…

Tarifsiz…

3 Kasım 2010 Çarşamba

Chicago’da Ağlayan Kız

Birkaç gündür ne yazmam gerektiği konusunda kararsızdım… Yarım kalmış cümleler, bazen paragraf haline gelse de, çöp kutusunda birikmeye devam ediyordu... Ama bugün, ne yazacağımı, işaretleri takip ederek bulmayı başardım…
Uzun süredir devam eden sağanak yağmur, bugün bitti… Gökyüzü, güneşe ve çevresindeki küçük beyaz bulutlara kaldı… Havaalanına giderken arabanın camından gökyüzüne baktım… Güneş, pamuktan yapılmış tahtına oturan bir kraliçe edasıyla parlıyordu… Ve o parladıkça, ışık huzmeleri bulutların arasındaki boşluklardan yayılıyor, yeryüzü aydınlanıyordu… Güneşin dokunduğu her yer yeniden hayat buluyordu adeta… Yüzüme dokunduğunda gözlerimi kapattım, bedenim ve ruhum ısınmaya başladı… Gözlerimi açtığımda havaalanındaydım… Biraz önce gördüğüm o eşsiz manzaranın içine gireceğimi düşündükçe heyecanlanıyordum… Mono Lisa’nın arkasından el sallamak ya da Dali’nin yel değirmenleri arasında koşmak gibi bir şeydi bu…
Kısa bir süre sonra yükselmeye başladık… Yükseldik, yükseldik, yükseldik ve artık bulutların üstündeydim… O eşsiz tablonun tam ortasında… Bu kadar yüksekteyken, aşağıda olan her şey birer küçük noktaya dönüşmüştü… Tüm endişeler, sıkıntılar, korkular, hayatın içinde olan ve tahammül edemediğin her şey, başka bir dünyada kalmıştı sanki… Yukarıdan bakmak, insanı bir kuş kadar hafif hissettiriyordu… Ne de olsa üstümdeki tüm ağırlıklar geride kalmıştı… Güneş yanı başımda beklerken, işte o anda derin bir nefes aldım…
‘Burada sonsuza kadar kalabilirim.’ dedim, içimden… ‘Burada aydınlanabilirim…’
Bir süre sonra önümdeki dergiye gözüm takıldı… Dergiyi elime alıp, sayfaları gelişigüzel çevirmeye başladım ve birden Chicago müzikalinin fotoğraflarını gördüm… ‘İşte bu…’ dedim. ‘Chicago’da ağlayan kızı yazmalıyım…’ Böylece ‘Chicago’da ağlayan kız’ın ilk cümleleri gökyüzünde, güneşin koynunda yazılmaya başlandı…
Eğer bana hayatımı bir film gibi yaşama şansı verselerdi, benim filmim mutlaka müzikal olurdu…
Singin in the rain, West side story, The wizard of oz, Cabaret, Gilda, Seven brides for seven brothers, The little princess, Down to earth, Annie ve daha hatırlayamadığım birçoğu…
Çocukluğumda bu müzikallerin başrolünde olduğumu hayal eder, onlar gibi şarkı söyleyip, dans etmeye çalışırdım... Böylece ışıltılı bir dünyanın kapısı sonuna kadar açılırdı, benim için… Ama zaman geçtikçe anladım ki; hayatın müziğini duymak ve onun eşliğinde dans edebilmek için çocuk olmak lazımmış... Büyüdükçe, bu müzikaller televizyonlarda hiç görülmez oldu… Çocukluğumdan kalma silik bir anıya dönüştüler... Ta ki sinemaya 2002 yapımı Chicago filmi gelene kadar... İki saat nasıl geçti bilmiyorum... Çocukluğumun renkli kahramanları geri dönmüştü… Bu defaki kahramanlarım Renee Zellweger, Catherine Zeta Jones ve Richard Gere’di… Filmden o kadar etkilendim ki, çıkar çıkmaz ilk işim müziğini almak oldu. Dinledikçe bu müzikalin sadece bir müzikal olmadığını, aynı zamanda çocukluğuma ve hayallerime tekrar dönmemi sağlayacak bir rehber olduğunu fark ettim…
İşte benim için efsane olmuş bu müzikal, geçenlerde İstanbul’a geldi. Sahnede de izleyebileceğimi düşündükçe, içim içime sığmıyordu... Ama buna karşılık çevremde kimsede o heyecandan eser bulamamıştım… Açıkçası çok da önemli değildi, kimin gelip kimin gelmediği… Bilet fiyatları uçmuş durumda olsa da ayağıma kadar gelmiş olan bu şöleni sahnede izlemeliydim ve izledim de...
1920’lerde Chicago’da geçen bu müzikal, şöhret olma arzusu ile yanıp tutuşan Roxie Hart’ın hikâyesini anlatır. Kocası Ames, öldürdüğü Fred Casely, hayranlık duyduğu şarkıcı Velma Kelly, parayla çalışan gardiyan Mama Morton ve diğer suçlular ona bu hikâyede eşlik eder… Savunma avukatı Billy Fllyn cinayetten suçlu bu kadınları para karşılığı masum kişilere dönüştürmekte, medya ise bu hikâyeyi parlatarak halka sunmaktadır. Aralarında tek suçsuz olan Macar kız, halkın tezahüratları ve alkışları altında idam edilirken, adaletin yerle bir oluşunu görürsünüz…! Chicago’da şöhrete giden her yol mubahtır… Ancak türlü dalavereyle elde edilmiş olan şan, şöhret, para, güzellik ya da aşkın ne Chicago’da ne de başka bir şehirde kalıcı olamayacağı anlatılır, bu müzikalde…
90 yıl sonra ne mi değişti? Sadece ‘sözde’ kahramanların isimleri...!!! Yoksa hikâye, hep bildiğimiz hikâye…!  Ama bu hikâyeyi diğerlerinden farklı kılan; müziğin, dansın ve estetiğin mükemmel uyumuna iki saat boyunca şahit olabilme şansıdır…
Chicago’da beni en etkileyen karakterlerden biri Roxie’nin silik kocası Ames’ti...
Ames kimsenin onu görmediğinden yakınır... Kimsenin onu duymadığından… Yanından geçip gittiklerinden ama fark etmediklerinden… Sonunda çok fazla vaktinizi aldım deyip, başı öne eğik sahneyi terk eden Ames’i düşündükçe, aklıma bizler geliyor… Sesimizi duyuramayan bizler…!
O gün sahnede müzikali izlerken, ‘ben buradayım, beni de yanınıza alın, beni de o büyülü dünyaya götürün’ diye sahnedekilere bağırmak istedim ama tıpkı Ames gibi boğazıma bir şey düğümlendi, sesim çıkmadı… Sahnedekiler oyunun sonunda seyircileri selamlarken, alkışlarla birlikte, içimde garip bir ürperti oluştu… Herkesin yüzünde aynı gülümseme varken, ben gülümseyemedim… Gözyaşlarım aktı, sessizce…
Evet, ben Chicago’da ağlayan kızım...
Coşkudan ağladım belki… Belki biraz kıskançlıktan… Biraz da pişmanlıktan… Belki oyunun bitmesi ile veda ettim, çocukluk hayallerime… Ya da sordum… Başkalarının dünyaları içinde hapsolan beni..? Belki de farkına vardım… Neyi mi fark ettim? Yaşadığın hayatı sevmek ile sevdiğin hayatı yaşamak arasındaki ince çizgiyi…
Şimdi siz de normal bir zamanınızı düşünün… Normal ve gayet sıkıcı bir günü yaşadığınızı… Her şeyin gri tonlarında olduğu bir günü… Trafikte bekliyorsunuz… Ya da biri karşınızda boş boş konuşuyor… O konuştukça sıkıntıdan beyninizin boşaldığını hissediyorsunuz… Ya da işte sıkıcı bir toplantının en sıkıcı yerindesiniz… Ya da paraya sıkıştınız, kara kara düşünceler başınızın üstünde… Biri sizi terk etti, az önce… Ya da siz birini terk ettiniz, içiniz acıyor… Ya da uzun süredir kimse yok hayatınızda, kaldırımda dalgın dalgın yürüyorsunuz…
İşte tam o sırada orkestra çalmaya başlıyor… Sis bulutları dağılıyor etrafa… Ve sahne artık sizin… Şimdiye kadar söylemek isteyip de söyleyemediğiniz her şeyi söyleme fırsatı var önünüzde… Hem de dans ederek ve şarkı söyleyerek… Üzerinizdeki kıyafetler bir anda parıltılı elbiselere dönüşüyor ve bulunduğunuz mekân da sahneye… Ben nasıl dans ederim ya da hayatımda hiç şarkı söylemedim ki diyorsunuz belki… Bunların hepsi bahane… Tek yapmanız gereken, yaşamın müziğini duymaya çalışmak… Ve onun eşliğinde gönlünüzce, içinizden geldiği gibi dans etmek…
Sahnedekiler ve seyirciler…!
Seyirciler karanlıkta, sahnedekiler ise ışıl ışıl parlıyor…
Karanlığın içindeki herkes ayakta, coşkuyla alkışlıyorlar yıldızlarını… Bense sanki biraz sonra olacakları hissetmişim gibi yerimden kalkamıyorum…
Ağlarken gözlerim ışıldadı önce… Sonra ışık tüm bedenime yayıldı… Yüzümde bir gülümseme belirdi aniden… Ve gülümseme, yanaklarımdan akan gözyaşlarıyla birleşti… Sonra ne mi oldu? Gökkuşağı oluştu…   
Gökkuşağı çıktı mı, cennet ile dünya arasında köprü kurulur, imkânsızın geçidi açılır derler… Mitolojide ise gökkuşağının tanrıçası, insanlara iyi haberler ulaştıran İris’tir… Kanatları gökkuşağı renginde olduğu için bizler gözün renkli kısmına İris diyoruz… O yüzden hepimizin dünyaya açılan kapılarında, gökkuşağının bir parçası var…
Ve şimdi, gökkuşağının içindeyken, gözbebeğim düşlerin renginde artık…
Biliyorum ki, bundan sonra hayatım, tam da dilediğim gibi, müzikal bir film tadında olacak…
Çünkü ben Chicago’da ağlayan kızım…

20 Ekim 2010 Çarşamba

KELİMELERİN SIRRI

Baksana, kelimeler havada uçuşuyor…! Pervasızca bırakmışlar, onları… Pervasızca, ziyan etmişler…
Birleştirmeye çalışsan da, nafile… Elinde hep aynı cümleler var… Aynı kelimelerin aynı cümleleri…!
Eskiden paha biçilmezken, artık orta malı olmuşlar… Değerleri gitmiş, içleri boşalmış…!
Herkesin ağzında sakız olmuş bu kelimeleri, hadi şimdi siz çiğneyin diye veriyorlar ağzımıza… Çürümeye yüz tutmuş sakızı, etrafın dayatmalarıyla bir güzel çiğnemeye başlıyoruz. Sonra da bu koku nereden geliyor diye soruyoruz birbirimize… Çürümüşlüğün kokusu içimizi kapladıkça, kelimeleri tüketmek de kâfi gelmemeye başlıyor ve sonunda tüketim, bir çeşit deliliğe dönüşüyor. Öyle bir delilik ki bu, önümüze çıkan her şeyi tüketiyoruz. Dokunduğumuz… Tattığımız… Dinlediğimiz… Gördüğümüz her şeyi…!
Söylediklerimi daha iyi anlamak istiyorsanız; her şey dahil otellerin açık büfelerinde olan bitene bir bakın… Onların arasına girmeden sadece uzaktan izlediğinizde, yemekleri tabaklarına doldurup taşırmak için yarışan insanları göreceksiniz. Taşan yemeklerden bir kısmı yerde (üstüne basılıp ezilmiş), bir kısmı bırakılan tabakların içinde (sinekler konmuş), bir kısmı da obez bir insanın kıyafetiyle bütünleşmiş halde olacak. Ve gözlerinizin önünde bir mahalleyi doyuracak kadar yemeğin dev bir atığa dönüşmesine şahit olacaksınız…!
Ya da modanın kölesi olmuş insanları düşünün. Bu sene soytarılık moda denildiyse, hiç çekinmeden, bir an bile kafa yormadan soytarı kıyafeti giyebilen, insanların bir yılda kazandığı maaşın on katını giysiye, çantaya ya da saate verip, hevesi geçince onu bir kenara atan tüketme delisi kadınlar, adamlar ve çocukları bir düşünün…
Aslında yukarıdaki örneklerden daha da vahim olanı; bilgiyi, sanatı, ilişkileri ve zamanı tükettiğimiz gerçeğidir. Bunların her biri tek tek bakıldığında, insan hayatı için olmazsa olmazlar… Ama üzerimizde hiçbir iz bırakamıyorlar artık… Kısa bir an için coşku duysak da, onları özümseyemiyoruz.
Bilgi demişken; internetten toplama Kafka’nın, Goethe’nin ya da Sheakspeare’in sözlerini, kendininmiş gibi aktarmak marifet sayılıyor günümüzde. Ki bu dehaların yazdığı kitapların tek bir sayfası çevrilmeden aktarılıyor, bu sözler…! Gereken değer verilmediği için de hemen unutulup gidiyor… Tıpkı sanat gibi… Tıpkı ilişkiler gibi… Ve tıpkı biz tutamadan akıp giden zaman gibi…
Çağın hastalığı olan ‘tüketim deliliği’, ilk olarak kelimeleri tüketmemizle başladı. Etrafta çok sayıda kelime olsa da, hepsi anlamını yitirmiş…! Ne kadar süslesen de, ne kadar allayıp pullasan da nafile, sakilliğini örtemiyorsun…
İşte bizler bu kelimelerle aşkı dile getirmeye çalışıyoruz. Bu kelimelerle dile gelen, aşk mıdır acaba? Aşk dile gelemeyince, kalbe ulaşamadan sönüp gitmez mi? Biz onu aşk zannetsek de, o sadece yüzeydeki bir anlık his değil midir? Var olamamış aşktan geriye, anlaşılması zor, karmakarışık bir oyun kalır. ‘Güç kimde?’ oyunu…!
Hayatın anlamını da bu içi boş kelimelerle arayan bizleriz. İzin verildiği kadarını bulmakla yetinenler de yine biz... Peki, hayat yetinmek midir, sadece? Tahammül etmekten mi ibarettir? Aynı kelimelerle söylenenleri yaptıkça mı hayat anlamlanır? Yoksa bizim için yazılmış bu basmakalıp senaryoya direnç göstermek, hatta meydan okumakla mı anlarız hayatı?
Ne yaparsan yap, görmüyor musun, havada uçuşan bu boş kelimelerle olmuyor…! Bu kelimelerle olan; düşünmeyen, araştırmayan, sorgulamayan, nezaketten erdemden yoksun bir insan güruhu… Ve o insan güruhundan da sadece şiddet ve nefret doğuyor… Eğer sen güruhun bir ferdiysen; marka tutkunu bir geri zekâlı olmakla, geri kafalı olmak arasında tercih yapmak durumunda kalıyorsun… Bu kelimeleri kullandığın sürece, anlayacağın illa bir şeylerden geri kalmak, kaderin…!
Hayal meyal hatırladığımız özgürlük, barış, aşk, sevgi, saygı, sadakat, dürüstlük, arkadaşlık, dostluk, vefa… Nerede bu kelimeler? Geçmişte varlardı… Ama artık toprağın altında gömülü olmalılar…
Onlara ulaşabilmek için yüzeyden derine doğru gitmeliyiz. Ancak derinler için daha başka kelimelere ihtiyacımız var. Görünenlere değil görünmeyenlere… Görünmeyeni görecek kadar yürekli olmaya…!
John Lennon'ın Imagine şarkısında söylediği gibi bizler aslında tek başımıza değiliz. Eğer insana yaraşır şekilde yaşamak bir mücadeleyse, bu mücadelenin tohumları çoktan filizlenmeye başladı. Hatta bazıları çiçek açtı bile…
Ve son olarak, bu yazı da tükenip bitmeden; politikacıların, medyadakilerin, patronların, efendilerin ağzındaki kelimelerden bıkanlara iki kelime önermek istiyorum. Şu sıralar kimsede bulunmayan, çok değerli iki kelime…
Bu kelimelerden biri CESARET… Diğeri ise UMUT…
Kendi cümlenizi kurmaya işte bu kelimelerle başlayabilirsiniz.
İnanın bana, cesaret ve umut olduğu sürece gerisi gelecektir…

29 Ağustos 2010 Pazar

Şimdi Oy Kullanma Zamanı


İnsanoğlu dediğin düşünebilen canlı, trilyonlarca hücreden oluşmuştur. Hücreler dokuları, dokular organları, organlar sistemleri ve sistemler insanı meydana getirir. Her hücre, vücutta elzemdir ve mutlaka bir işe yarar. Ama bazı hücreler var ki, kontrolünü kaybedip farklılaşarak kanserli dokulara dönüşebilir. Bu dokular önce organları istila eder ve zamanla tüm vücuda yayılarak, hem kendilerini hem de insanı öldürürler.
İnsanlar da, hücreler gibi...!
Dünyayı anlamlandıran insanı sağlıklı bir hücreye benzetirsek, varoluş nedenini bilmeyen bir insanı ölü ya da kanserli bir hücreye benzetebiliriz. Ölüdür çünkü hiçbir tepki vermeden öylece olanı biteni seyreder. Hastadır çünkü ‘anlamı’ kendi gibi hasta hücrelerde bulmuştur. Bulduğu anlamın, tüm canlıyı yok oluşa sürükleyebilecek tehlikeli bir güç olduğunun farkına varamaz, bir türlü... İşte bu gücün arkasına korkak gibi saklanmak, sağlıklı hücreyi hasta ettiği gibi insanı da doğduğuna pişman eder…! Çünkü arkasına saklanılacak bir güç yoktur, ortada… Gücün ‘sen’ olduğunu, sana unutturtanlara kim olduğunu gösterebilmektir, asıl maharet…
Bunu anlamak için geçmişle yüzleşmeliyiz…
Tarih boyunca üzerimizde deneyler yapıla yapıla ne yazık ki; kobay geldik, kobay gidiyoruz...
Neler yapmadılar ki…! Bazen bizi saldırganlaştırıp, birbirimize düşürdüler… Bazen de bizlerden; düşünmeyen, araştırmayan, okumayan, sadece dayatılanla yetinen vurdumduymazlar yaptılar… Ama ısrarla, ısrarla bize koyun gibi davranmanın en doğrusu olduğu gösterildi… Çünkü sözde diğer koyunlarla beraber güvende olacaktık… Bizim için bir grubun arkasına sığınmak, hem korkularımızla baş etmemizi sağladı hem de yapamayacaklarımızı yapar durumu getirdiği için egomuzu tatmin etti… Ama geçiciydi…!
‘Sen çölde bir kum tanesi, okyanusta bir damlasın…’ diye tekrarlayıp durdular, habire…
Bilmezler ki, bütün haşmetiyle yeryüzünü kaplayan okyanus, damlalardan ibarettir…
Ya da bir kum tanesi olmasa, sonra diğeri, sonra bir diğeri…!
Nasıl oluşurdu, hepimize hayat veren toprak?
Öyleyse şimdiye kadar küçümsenmiş, aşağılanmış ‘ben sen o’ kendimize dönüp bir kez daha bakmalıyız. Orada varlığımızla şekillenen bir dünya bulabiliriz belki… Ya da arkasına sığındığımız güçlerden daha büyük bir güç…!
Gelelim sadede… Biliyorsunuz, referandum yaklaştı… Televizyonda gazetede eş dost sohbetinde; aynı haberler, aynı yüzler, aynı sözler dönüp duruyor...! Bu kadar gürültü içinde ben sana seslenmek istiyorum…
Ne yapacağını bilmeyen ve bilmek istemeyen sana…
Aman bana ne, ülkeyi benim oyum mu kurtaracak diyen sana…
Ben bilmem, beyim bilir, babam bilir, anam bilir deyip, kimin neyi bilip bilmediğini sorgulamadan oyunu vermeyi düşünen sana…
Yediği, yedirildiği yere ihanet etmek istemeyen, sınırsızca yemeğe devam etmek isteyen sana…
Ben köyde bir ailenin 6. çocuğu Ayşe’ye seslenmek istiyorum…
Bir adamın ikinci karısı, Fatma’nın kuması Emine’ye…
Emekliliğini bekleyen Ahmet’e…
İşsiz Ali’ye…
İşçi Veli’ye…
Üniversite öğrencisi Ebru’ya…
Baba parası yiyen Murat’a…
Müdür Dilara’ya…
Çoban Murtaza’ya…
Ben sadece ‘sana’ seslenmek istiyorum… Bu yazıyı okuyan sana…
Gelin, bu sefer üzerimize çökmüş bahisçileri yanıltalım… Alışkanlıklarımızın, konu komşunun, medyanın homurdanmalarını duymadan, içimizden gelen sese kulak verelim… Bizden bekleneni yapmayıp, seçimlerde oyumuzu kullanalım… Çünkü eğer biz seçmezsek, bizim yerimize birileri seçecek… Ve o birileri, çok uzak diyarlardan müdahale edecek, hayatımıza…
Oyunuzu kullanmadan önce, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bir kez daha okuyun derim… Eğer okursanız geleceği tüm çıplaklığıyla gören bu dehanın sözlerinden çok şey çıkarabilirsiniz. Bizi pasifleştirmeye çalışan dahilî ve harici bedhahların hâlâ var olduğunu görebilmek gibi…!
Bir oy neyi değiştirir diye hâlâ soruyorsan eğer… Bil ki, her şeyi değiştirebilir…! Tıpkı bir hücrenin insanı, bir insanın dünyayı değiştirebileceği gibi…
Farz edelim oy verdim, neyi seçeceğim, kötünün iyisini mi diye soruyorsan da… Sana cevabım ‘Sorma…!’ olacak… Çünkü sorduğun sürece yerinde sayacaksın…
Unutma ki; koşmak istiyorsan ama koşamıyorsan, şimdi bir adım atmadığın sürece hiçbir zaman koşamayacaksın demektir…
İşte bu yüzden şimdi oy kullanma zamanı… Senin, benim, onun için…

HİÇ


Ne söylenebilir?
Hiçbir şey…!

Hissettiğim tek şey, hiçlik…!
Boşluğun içinde bir ben…
Ve benden an be an uzaklaşan ölen çocuk…
Bundan sonra bir parçam hep eksik olacak…
Zaten hangi parçam tamdı ki…!

Bölünmüş, parçalara ayrılmış bir hayat…
Yalanlardan yapılmış bir kafesin içine konulmuş…
Kim kurtaracak onu?
Kim hayat verecek?
Parçalar yeniden birleşebilir mi hiç!
Peki izler? İzler silinebilir mi?

Hiç dokunulmamış gibi taze ve hür olabilse, hayat…
Yeni filizlenen bir çiçek gibi göğe uzanabilse…
Yavru bir martı gibi süzülse, denizin üstünde…
Renkleri yeniden tanısa…
Kokuları içine alsa, tek tek…
Sesleri ilk kez duysa…
Dokunup hissedebilse aşkı…
Aşk, onu bir defada sarıp sarmalayabilse…!
Keşke yeniden başlayabilse hayat…
Yeniden başlayabilir mi, hiç!

Ne söylenebilir?
Hiçbir şey…!
Bir ölünün dirilmesini beklemek dışında…

ŞANS HAKKINDA TUHAF BİR YAZI


Şans nedir, size göre?
Ucu bucağı her yere çekilebilecek elastik bir kelimeyi açıklamak, bir cümlenin içine sığdırıp şekle sokabilmek zor gibi görünse de, Türk Dil Kurumu şansı 3 farklı şekilde tanımlamış.
1-) Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek.
2-) Bir olayın olabilirliği.
3-) Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum.
Bu tanımlara biraz daha dikkatli bakıp, içindeki kelimelerle haşır neşir olunca fark ettim ki; şans dediğin çalışarak elde edilebilecek dünyevi bir şey değil. Beklenmeyen, mantık dışı hatta mucizevî bir şey... Sanki çok uzaklardan bir yerlerden gelen ilahi bir armağan… Bu süslü paketin içerisinden ne çıkacağı ise belirsiz…!
Kimi için hayal ettiği bir sevgili, mutlu bir aile... Kimi için tonlarca para, mal mülk… Kimi için şan şöhret, alkışlar, sahne ışıkları… Kimi için yeniden geri gelen sağlık… Her zaman dört ayağının üstüne süzülerek düşen kimileri için saydığım bu harika hediyelerin hepsi… Her zaman kafa üstü çakılanlar içinse, ne yazık ki hiçbiri…!
İşte kahpe feleğin sillesini yemiş, ‘hiçbiriyle’ yetinenlerin paketlerinden nedense hep kötü şans çıkar! E bu kadar da olmaz ki, dediğin her şey gelir başlarına… Talih kuşu bunların üstünden geçerken ishal olur mesela… Ya da yıldırım çarpa çarpa bunları çarpar, hatta böler, karekökünü alır, sonra da köküne kibrit suyu döker… Kumarda kaybeden aşkta, aşkta kaybeden kumarda kazanır derler ya, bizim bahtsız bedevi ne olursa kaybetmeye programlanmıştır… Zaman yer kişi üçlemesinden en az biri yanlıştır, bunlar için. Bir yanlış iki doğruyu götürdüğünden ellerinde her zaman koca bir sıfır kalır. Ve sonrasında Türk Sanat Müziğinin o güzide eseri kulaklarında çınlamaya başlar…!
“Talihin elinde oyuncak oldum. Kader böyleymiş, buymuş alınyazım…
Zalim elinde sarardım soldum. Şimdi gönlüm kırık yaralı kuşum…
Ömrümde gülmedim, yanarım inan buna... İsterim artık kader gülsün bana…
Gençliğim geçti yazık… Istıraplar içinde…
Acaba bir gün, acaba bir gün, gülecek miyim…???”
Bu şarkıya anason ve deniz kokulu efkârlı bir ortam yakışır tabii. Ama bir taraftan düşünün, böylesine bir şanssızlığı kaç kişi yaşamış olabilir?
Bana göre, şanslı ya da şanssız diye insanları sınıflandırmaya çalışmak abesle iştigal etmekten farksız. Çünkü şans ve şanssızlık birbiriyle girift durumda olduklarından, şanssızlığın içinde bir şans ya da şansın içinde bir şanssızlık her zaman var olabilir… Ama olmayabilir de…! Yani buradaki kilit nokta, belirsizliktir. Tıpkı yaşamın kendisi gibi…
Karun gibi zengin bir ailede dünyaya gelen bir çocuk için ‘şanslıdır’ deriz. Peki, bu çocuk sevgiden yoksun ebeveynler tarafından büyütülüyorsa, hâlâ şanslı mıdır? Ya da uyuşturucu bağımlısı olursa? Ya da sağlıklı değilse? Bütün bu soruların cevabına, nasıl şanslıdır diyemiyorsak, şanssızdır da diyemeyiz aslında… Hayatın boyunca karşına çıkan her şeye nasıl baktığın ve baktığını görüp görmediğinle alakalıdır, şans…
Mesela, aramızda aşka şans diyenler de var, talihsizlik olarak görenler de… Aşk demişken evlilik akla geliyor hemen. Çoğumuza göre evlilik şans işidir ve bu şansı güzel bir kadınla tasvir eden erkekler azımsanmayacak kadar çok sayıdadır. Buna karşılık Jimmy Soul’ün insanın içini kıpır kıpır eden şarkısının, çirkin bir kadınla evliliği göklere çıkarttığını görüyoruz. Bu durumda evlilikte şans nasıl belirlenir sorusunun cevabı, yine muallakta ve kişiden kişiye değişir bir halde kalacaktır…!
“İf you wanna be happy for the rest of your life,
never make a pretty woman your wife,
so from my personal point of view,
get an ugly girl to marry you…”
Daha öncede dediğim gibi, nereden baktığın önemli… Ve tabii nereye baktığın…! Bakıp da görmedikten sonra bakmanın da faydası olmaz… Gözünün önünde uçuşan irili ufaklı mucizeler, eğer göremezsen, farklı dalga boylarında seninle dalgalarını geçmeye devam ederler…
Gelelim şanssız olan ya da olduğunu sananlara…!
Cem Karaca’nın dediği gibi feleğin tekerine çomak sokmak, hatta bununla da kalmayıp tüm tekeri dağıtmak için bir şeyler yapmak istiyorsanız, bilmelisiniz ki şanssızlık bir mazeret değildir. Arkasına sığınıp tembellik yapmak ya da depresyona girmek, en kolayı… Zor olan ise insanın kendi şansını kendi yaratmasıdır…
Peki, bunun için ne yapmak lazım?
Mide fesadı geçirmezseniz, şans kurabiyelerinden bolca yiyebilirsiniz. Dört yapraklı yonca arayabilir, ayna kırmamaya, kara kedinin önünden, merdivenin altından geçmemeye dikkat edebilirsiniz. 13’ü görünce kaçabilir. 13. Cumalarda bütün evi sarımsakla kaplayıp, gelen vampirlerin kokudan bayılmasını sağlayabilirsiniz. Şans getirmek için evinizi ya da ofisinizi feng shui ye göre yeniden dizayn edebilirsiniz. Şans getiren renklerde kıyafetler giyip, at nalı, nazar boncuğu, peygamber böceği, kaplumbağa heykeli, artık elinize ne geçerse, takıp takıştırabilirsiniz. Ya da bunların hiçbirini yapmayıp, sadece şanslı olduğunuza inanır, kendinizi akışa bırakabilirsiniz…
Her ne yaparsanız yapın, hayatın mucizelerine her zaman açık olun…
Dünyayı yüksek bir algıyla kucaklayın… Kucaklayın ki, o da size bütün güzelliklerini sunabilsin…
Endişeli ruh halini ve geçmişten gelen bütün olumsuz inanışlarınızı (hayat zordur, para zor kazanılır, ekmek aslanın ağzında, erkeklere güvenilmez, mutlu evlilik yoktur, şanssızlık bulaşıcıdır… vb) bırakın gitsin…
Yeni insanlarla tanışmak, yeni yerlere gitmek, eski günlük rutinini değiştirmek için cesaretinizi hep yanınızda taşıyın…
Her gün yeniden doğmuş gibi yaşayın, hayatı…
Yaşamak, başlı başına bir şanstır zaten…
Bu şansı değerlendirmekle başlar, her şey…
Ve görebildiğiniz sürece, şans yıldızınız ‘sizin için’ parlamaya devam eder…

27 Mayıs 2010 Perşembe

HAYATIN RİTÜELİ


“En dibe vurduğunda hissettiğin sadece boşluktur… En tepeye çıktığında da aynı… Ben şu an nerdeyim, bilmiyorum… Eğer kendimi kandırabilirsem, boşluğun içinde kendime uygun bir boşluk bulabilirim belki… Belki de boşluk beni bulur…!”

Hayatı yaşarsın, yaşarsın da bir an gelir, “Ne yapıyorum ben?” diye sorarsın.
“Bu kadar soru sorduğuma göre, deliriyor olabilir miyim?” “Yok canım daha neler!”
Şimdiye kadar tam da benden beklenildiği gibi yaşadım hayatı. Adam olucam diye okudum, sınavlara girdim, çıktım. Hatta öyle alıştım, öyle kabullendim ki, son girdiğim sınavdan bir türlü çıkmak istemedim.
Söylediklerine göre, asıl hayat şimdi başlıyormuş. Bu, hayatın ritüeliymiş…! Onlar da para kazanmak için aynı şeyleri yaşamışlar… Ben de yaşamalıymışım… Adam olmalıymışım… Adam gibi adam…! Peki, kimdi bu adam?
Birkaç tane prototip var… İçlerinden biri mutlaka sana uyar ya da uydurulur! Üçgen bir deliğin içine büyük bir daireyi sığdırmaya çalışmak gibi bir şey… Dairenin kenarları zorlamaktan aşınır ve sonunda iyice küçülüp, ‘dairecik’ haline gelir. Bu en iyi ihtimaldir… En kötü ihtimal ise zavallı dairenin kendinden geçip ‘Dai’ bile olamadan kenara fırlatılmasıdır.
Üçgen, daire, kare…! Asla bir dikdörtgen olamazsın ya da canın şimdiye kadar tanımlanmamış bir şekle bürünmek istese, istediğinle kalır, oturursun oturduğun yere…
Şimdi geometrik şekillerimizi hep birlikte biraz daha yakından tanıyalım.
Kareler; ne uzar ne kısalır… Garantili bir iş ve az maaşa talim ederler… Hayalleri her zaman küçüktür. Beklentisiz, kendilerinden beklenildiği gibi, hep bekleneni yaparlar!
Daireler ise yuvarlanıp gitme eğilimindedir. Ev kadını versiyonu; yemek yapar, temizlik, bulaşık, çamaşır… vb para almadan gündelikçi gibi çalışır, kalan zamanda güne gider... İşsiz versiyonu ise çalışma rutinin içine girmez ama kendine göre bir rutini vardır. Mahallenin bıçkın delikanlısı ya da kahvede okeye dördüncü olur. Sözde bütün gün vatanı kurtarır ama garibim kendini bir türlü kurtaramaz...
Üçgenler; takım elbiseli ya da tayyörlüdür… Hem telefonla konuşup, hem koşuşturan, sürekli acelesi olan robotlardır. Üçgenlerin beklentileri uzamaya meyilli olmalarından dolayı çok büyüktür. Dik kafalarına vurula vurula uzamak yerine zamanla yassılaşır ve sonunda ‘yamuk’ haline gelirler.
Ben de ritüelin gereklerine uydum… Üçgenleştim…

Her sabah uyanıp, arabalardan oluşan bir sele kapılmak, bir binanın havasız odasına sürüklenip orada tıkılıp kalmak ve gün bittiğinde sel olmuş gene aynı yığın arabayla eve dönmek…
Hepsi bu kadar sanma… Kısa bir süre sonra yine tellerin ve kabloların gıcırdayan seslerini duymaya başlarsın… “Eee artık evlenmelisin… Seninde çocukların olmalı… Hadi yaşın geçiyor, elini çabuk tut… Yoksa tek başına yaşlanırsın… Hepimiz yaptık, sen de yap… Bu, hayatın ritüeli!”
Neden evlenmek zorundayım sorusunu bile soramadan, bir de bakmışsın, evlisin…! Evliliklerin de kendi içinde ritüelleri vardır. Her evlilik eninde sonunda zaman aşımına uğrar ve kadın erkek yerine, ritüel ne derse o olur...! Örneğin; ritüele göre, herkesin görev tanımı bellidir… Adam şunu yapar, kadın bunu...! “İyi de ben şunu yapsam olur mu?” “Ne münasebet, senin görevin bunu yapmak, otur oturduğun yerde…!”
Görevlerden biri de çocuk yetiştirmektir. Çocuk ruhlarını yıllar önce kaybetmiş anne ve babalar, nasıl olabiliyor da çocuk yetiştirebiliyor, hiç bilemiyorum. Yetişen; tek tip çiçek var... Aralarında bir tane bile ayrık otu bulamazsın… Sözde ‘muhteşem’ bahçede yayılmasınlar diye, ayrık otları filizlenmeden hemen sökülüp atılır… Hâlbuki doğaya bak…! Muhteşemlik, karmaşıklığın içerisinde saklı… Doğadaki bu eşsiz denge, insanın genlerine de kodlanmış durumda ama bizler çekiştire çekiştire bu genleri ‘çekinik’ hale getiriyoruz…
İşte doğal olmayan yollarla yaratılmış bu insanlar, bir çiçek ya da geometrik şekil, neye benzetirsen benzet, pek de bir şeye benzemiyor doğrusu… Her yerinden bağlanmış, kıpırdayamayan biri, yer yer robotlaşmış bir ucubeden bahsediyorum…
İsyan edesin geliyor... Bu gidişe bir dur diyesin…
Artık bu yaşımdan sonra da istediğim gibi yaşayım demeye gör, gene sesleri duymaya başlıyorsun… Her seferinde daha güçlü… Her seferinde daha acımasız…
“Yaşlandın artık… Çekil köşene… Ne gezip tozması… Ne beklentisi, ne umudu… Ölmeyi bekleyeceksin... Biz de öyle yaptık, elimizi ayağımızı çektik… Bu, hayatın ritüeli!”
Ne ritüelmiş be kardeşim!
Ritüelin kelime anlamında körü körüne bağlılık vardır. Soru sormazsın, sadece yaparsın… Üzerine hiç düşünülmemiş, hiç soru sorulmamış bu ritüelleri yapacağım diye ne hayatlar tükenip gitti... Benimse; günlerim, aylarım, yıllarım…! Boşa geçen zamanımın kim hesabını verecek? Ritüel mi?
Bu defa İstediğiniz kadar konuşun, artık duymuyorum sesinizi… Kulağımdaki orkestra artık benim istediğim şarkıyı çalıyor… Bundan sonra kalan zamanım, ne kadar kaldıysa, yeniden bana dönen çocuk ruhumun olacak…!
“Sen ritüelin dışına çıktın… Her şeyi bırakıp nereye gideceksin? Nasıl yaşayacaksın? Çemberin dışına çıkamazsın…!”
Nasıl yaşayacağım gerçekten? Nereye gideceğimi biliyor muyum? Yıllarca hapishanede kalıp dışarı çıktığında ne yapacağını bilemeyen bir insanın ürkekliği var üzerimde. Yeniden geri mi dönmeliyim? Yoksa cesaretimi toplayıp bilinmeyen bir geleceğe doğru gitmek mi kararım? Kabullendiğimiz bu ‘hayat ritüellerinin’ içinde mutluluk, sevgi, aşk gibi güzellikler de yaşayabiliyoruz… Ama bunlar çölün ortasındaki küçük vahalara benziyor. Oraya ulaşabilecek miyim? Ulaşsam, orada ne kadar kalabilirim? Dünya, öteden beri kabul ettiğimiz dünya değil aslında… Ne kadar güzel görünürse görünsün bir şeyin aynadaki aksi, o şeyin yerini tutamıyor…
İşte bu düşüncelere dalmışken aklıma ‘sorularım’ geldi. Bir kaçış yolu belirdi, gözümün önünde…
Çocukluğumdan beri biriktirdiğim sorulardan kendime eşsiz bir koleksiyon yapmıştım. Yalnız kaldığım zamanlarda, soruları sakladığım işlemeli kutusundan çıkartır, özenle tozunu alır, sonra aynı itinayla yerine kaldırırdım. Beni terk eden çocuk ruhumla tek bağlantım, cevapsız kalan bu sorulardı…
Bu defa cevabını bulamadığım soruları kaldırmak yerine, birbirine ekledim. Elimde upuzun bir halat oluştu. Bütün gücümü toplayıp atabileceğim en uzak yere fırlattım onu ve beklemeye başladım. Hiç kıpırtı yoktu. Avucumun içinde “Ne yapıyorum ben?” sorusuyla başlıyordu halat ve ucu kim bilir nereye gidiyordu.
Sıkışıp kaldığım bu yerde sonsuza dek kalma fikri tüylerimi ürpertti, bir anda… Hayat ritüeli diye dayatılanlar, yaşarken ölmekti… Hâlbuki ben coşkuyla yaşamak, her anın hakkını vermek için yanıp tutuşuyordum…
İşte tam o anda halatta bir hareketlenme oldu… Diğer ucunda ne vardı? Beni kurtacak olan şeyi düşündükçe, tarifsiz bir heyecan kapladı içimi… Sıkı sıkı tuttuğum halat beni öyle bir çekti ki, beynime ruhuma işlemiş bütün zincirler, teller, kablolar kopmaya başladı… Bazıları çok derine işlemişti, kanata kanata ayrıldı bedenimden… Acıdan gözlerimden yaşlar aktı… Ama koptu… Bütün bağlar bir bir koptu... Sorularımın peşine takılıp giden ben, artık özgürdüm… Sorularımın cevabını bulmak için özgür… Kendi hayatımın ritüelini yazmak için özgür…

“Ne yapıyorum ben?”
Artık bir cevabım var…
“Yaşıyorum…”

7 Nisan 2010 Çarşamba

BAHAR GELDİ



Üç tane cemre vardır. Biri havaya, biri suya, biri toprağa düşer. Bir düştü mü de, düştüğü yer öyle bir ısınır ki yeniden yaşam bulur... İlkbaharın habercisidir, cemre…
Göçmen kuşları eşlik eder, ilkbahara. Geçtiği her yerde derin bir uykuda olan doğa canlanır. Kuşlar şarkı söylemeye başlar, onun için. Balık sürüleri görülür, durgun denizde… Yosunların arasından geçip, baharın ısıttığı suya, şölen yerine doğru aceleyle ulaşmaya çalışırlar. Kozalarına saklanmış tırtıllar rengârenk kelebekler olup yayılırlar etrafa… Bahar geldi diye tomurcuklar açılıp saçılır. Gökkuşağı, yeryüzüne düşer... Böylece ağaçlar, toprak, yeryüzü çiçeklerle donanır…

Bir kokusu vardır, ilkbaharın… Erguvandır, kokusudur… Taze çimendir… Denizdir…
Bir sesi vardır, ilkbaharın… Kulağına fısıldar… Artık içindedir; martıların sesi, serçelerin cıvıltısı…
Bir dokunuşu vardır, ilkbaharın… Ne çok sıcaktır, ne soğuk… Ilık bir rüzgâr gibi okşar seni… Hafif bir ürperti hissedersin… İçinde bir şeyler kıpırdamaya başlar… İşte o anda yeniden doğmak için sabırsızlanırsın… Coşku, bütün hücrelerini kaplar ve taşar içinden, etrafa yayılır.

Biz insanoğlu, o coşkunun etkisiyle her sene ilkbaharı şenliklerle karşılarız.
Şarkılar söylenir, onun için… Gittiğinde ardından özlemle şiirler yazılır… Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç diye sorar, şair… Orhan Veli’nin dediği gibi, tüyden hafif olunur böyle sabahlarda…
Bir bahar akşamı sevgiliye rastlanır. Her bahar âşık olunur, rüzgâr olunur, yağmur olunur… Baharı bekleyen kumrular gibi her yeni bir sene, hep bahar beklenir durulur…

Bahar deyince, hülyalara dalıp gittim ben de…
Nerde kalmıştım? Evet, hatırladım şimdi.
Üç tane cemre vardır. Biri havaya, biri suya, biri toprağa düşer. Bir düştü mü de, düştüğü yer öyle bir ısınır ki yeniden yaşam bulur…

Bu yıl bir cemre de yüreğime düşsün istiyorum. Düşsün ve buzdan kaskatı olmuş duvarları çarçabuk eriyip gitsin. Ama bir taraftan, kırılmanın acısını hatırlıyor insan… Bu acıya dayanacak gücümüz olmadığı için kalbimizin etrafını kaplayan buzlar hiç erimesin istiyoruz… Hepimiz aslında âşık olmaktan, ‘Mücadele’ diye tanımladığımız hayatta zayıf düşmekten korkuyoruz.
Ama bu ilkbahar bir mucize olsun istiyorum… Bir cemre de yüreğime düşsün… Öyle ısınsın ki kor olsun, yansın büsbütün… Bahar hep içimde kalsın ve nereye gidersem benimle birlikte gelsin istiyorum… Biliyorum ki, o zaman hayat ‘mücadele’ olmaktan çıkacak… İşte o zaman hayat, sanki dünyanın en önemli sanatını icra ediyormuşum gibi anlamlanacak…
Aşkla taçlanan YAŞAMA SANATINI…
Ama bu sanatı gerçekleştirmek her baba yiğidin harcı değildir bilesin.
Daha kolayımıza geldiği için ve en doğrusu budur diye öğretildiğinden, bizler hayatın üstünde durmamayı, geçiştirmeyi tercih ediyoruz, çoğunlukla... Atalarımızdan aldığımız genler böyle kodlanmış gibi nasıl yaşamamız gerektiğini kabullenip gidiyoruz… Ve geçip giden zaman dilimlerinde hayal ettiğimiz her neyse, hep uzakta bir yerde kalıyor bizim için.
Aslında ‘her neyse’ deyip geçmek de pek doğru değil… Örneğin; yoldan geçen herhangi birine hayalini sorsan; çok ünlü bir yazar, müzisyen, ressam, oyuncu vb olmak der… Az ya da çok hepimiz sanatı bir noktasından yakalamak ve herkesin hayran olduğu o zirveye çıkma isteği içersindeyiz… Hâlbuki değeri biçilemeyen tek sanat, yaşama sanatıdır… Ve bu sanatı icra etmeye başladığında, ün, başarı gibi yüzeysel telaşlar, yerini huzura, dinginliğe, coşkuya ve hepsinden önemlisi aşka bırakır…
İşte bu yüzden Nazım Hikmet’in dediği gibi; yaşamak şakaya gelmez… Ve bu sanatı gerçekleştirirken büyük bir ciddiyetle yapmak gerekir. Bir sincap gibi mesela… Yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden… Asıl başarı, asıl şan şöhret; bütün işin gücün yaşamak olacak şekilde kendini sanatına, yaşama sanatına, adamaktır…

Bu ilkbahar benim de bütün işim gücüm yaşamak oldu…
Bir cemre kalbime, kalbimse aşka düştü…
O tutkuyla yollara düştüm ben de… Bir de baktım yol düştü, gurbete…
Gurbette bir yolcu… Sarhoşum adamakıllı… Bir gölün kenarından geçerken ayağım takılıp sendeleyince, suya düştü hayalim… Gölün durgun suyuna baktım, karşımda aksimi gördüm… Bir anda ilham geldi… Uzanıp dibe batmış hayalimi çıkardım sudan, sıkıca sarıldım ona…
İşte bu yaşama sanatının ta kendisiydi… Yaşama sanatının benim için ilk eseri…

Bilir misin, bu dünyada milyonlarca cemre vardır. Biri havaya, biri suya, biri toprağa, diğerleri ise biz insanların yüreklerine düşer… Bir düştü mü de, düştüğü yer öyle bir ısınır ki yeniden yaşam bulur…
Bu bahar sizin de yüreğiniz yaşam bulsun…

24 Şubat 2010 Çarşamba

AYNI RÜYA


Gözlerimi kapattığımda, düşünüyorum.
Ve neden hayat böyle diye soruyorum, kendime.
Kendim, sessizce bekliyor…
Cevabı bulamıyor, bir türlü…

Sessizliği dinlemeye başlıyorum.
Sessiz bir zihin, sessiz bir dünya…
Dümdüz bir çizgi gibi biteviye…
Ve bir nehir gibi, akıp giden…

Kendimi, o nehrin sularına bırakıyorum.
Bedenim suya değdiğinde, ‘çın’ diye bir ses duyuluyor.
Ve ardından, ruhum…
Tıpkı bir cam gibi kırılıyor, kırılıyorum…

Uyanmak istesem de, nehir ayaklarımdan çekiyor.
Hızla düşüyorum, karanlığa doğru…
Yine o ses… Sağır edercesine şiddeti artıyor.
Çın, çın, çın, çın, çın…Ve bitti…!
Sonrasını hatırlamıyorum.

Nasıl bir rüya bu?
Her gece gördüğüm, aynı rüya…


Her gece neden aynı rüyayı görür, insan?
Sevdiğinle kavuştuğun bir rüya olsa, her gece görmek için sabırsızlanabilirsin. Ama böylesine garip bir rüyaya zaman geçtikçe ne takatin kalır, ne de tahammülün! Gözlerini kapatmamak, hiç uyumamak çözüm gibi görünse de, bu defa insomnia denen illetin içinde hapsolup kalırsın... Yinede bilirsin ki, bu sadece bir rüyadır… Eninde sonunda biter ve yerini diğer rüyalara bırakır…

Ya aynı rüyayı gözün açıkken görüyorsan? İşte o zaman gözünü aç ya da kapa, ne fark eder! Hayat karabasanın ta kendisi olur, senin için…
Günler, hep aynıdır… Yüzler ve maskeler değişse bile insanlar, hep aynı…
Yaşananlar, hep aynıdır… Yaşanmayanlar, hep aynı…
Söylenenler, hep aynıdır… Karın ağrısı, hep aynı…
Televizyonda gördüklerin… Gazetede okudukların… Kahramanlar ve suçlular, hep aynıdır…

Çözüm ne? Bu karabasandan kurtulmanın bir yolu var mı?
Var olanı değiştirmeye çalışmak çok zor, biliyorum. Öyle bir sinmiş, öyle bir kokuşmuş ki her şey, temizlemekle çıkartılmaz diye düşünüp, kılımızı kıpırdatmamayı seçiyoruz. Dayatılanla yetinmek erdem sayıldığından, bu cinayetin kılıfı da hazır oluyor böylece…
Katil belli… Ben, sen, o…!
Peki, öldürülen kim?
Zaman…! İçinde yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, dakikalar saklı…
Öldür, öldür, hıncımız bitmiyor, bir türlü… Öfkemiz zamana mı? Yoksa hep aynı monotonluğunda devam eden hayat mı bizi sinirlendiriyor?

‘Hep aynılıktan’ kurtulmanın bir yolu olmalı… Ama ne?
“Orada, bir yol var uzakta… O yol bizim yolumuzdur… Gitmesek de, görmesek de… O yol bizim yolumuzdur…” diyenler, çok oldu… Alışkanlıkları geride bırakmak zor geldiği için hepsine gülüp geçtik… Kimsenin geçmediği o renkli yollar, söylemden öteye gidemediğinden her gün aşındırdığımız o otobanla birleşti… Renksizliğin içinde yitip gitti, bütün renkler…
Aynı rüyayı görmek; ne acı ki, bizim tercihimiz, bizim kaderimiz oldu.

Ama yinede benim bir fikrim var…
Önce ben kendi karanlıklarımı temizlemeye başlasam… Ve ardından etrafımdaki küçük dünyayı temizlesem… Sonra sen temizlesen, ruhunu ve çevreni… Bir süre sonra birleşmez mi, o küçük yörüngeler? Birleşip kocaman bir dünya haline gelmez mi?

Edward Lorenz, Kelebek Teoreminde; ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar ortaya çıkarabileceğini ileri sürmüştür. Buna göre; bir kelebeğin kanat çırpması, dünyanın öbür ucunda bir kasırga yaratabilecek kuvvettedir... Ve fırtına bir kez çıktı mı, bunu engellemek bir daha mümkün olmaz…

Öyleyse bizim için de ‘hep aynı’yı yaşadığımız bu rüyadan uyanmanın vakti geldi… Kelebek olup, kanatlarımızı çırpmanın tam sırası… Bağları kopartıp, özgürce uçabilmek için…

Şimdi anladım, korkulacak bir şey yokmuş…
Ve ben gökyüzünden bakınca artık net olarak görebiliyorum.
Orada, bir yol var…

8 Şubat 2010 Pazartesi

KAR YAĞIYOR


Haftaya görüşürüz demiştim ama görüşemedik. Çünkü Kosova senin, Saraybosna benim dolaşmaktan yazmaya fırsat olmadı. En sonunda Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı bir havanın peşine takıldım ve nihayet İstanbul'a ulaşabildim. İşte böylece karlar altındaki bu ülkelerin etkisi ile 'Kar Yağıyor' ortaya çıktı...

Kar yağıyor...
Gökyüzünden büyük bir zarafetle düşen pamuk parçalarıdır, kar taneleri...
Onlara biraz yaklaşabilirsen, pamukların içine saklanmış yıldızları fark edebilirsin.
İlk bakışta bu yıldızların hepsi aynıymış gibi gelebilir ama hiçbir kar tanesi birbirine benzemez... Tıpkı insanların parmak izi gibi...
Havada süzülen bir kar tanesine dokunmak istediğinde, parmaklarının arasından eriyip gider. Ama diğer kar taneleriyle bir araya gelmesi için ona izin verirsen, kar tanesini kavrayabilir hatta havuçtan burnu, kömürden gözleri olan bir adam haline bile getirebilirsin...
Diğer bir deyişle; karla haşır neşir olmak, huysuz ve tatlı bir kadını yola getirmek gibidir. Ama bu soğuk ve şımarık kadın gerçekten tatlı mıdır, işte bu sorunun cevabını vermek güç... Çünkü zaman geçtikçe bembeyaz karın bütün güzelliğini yitirdiğini görebilirsin. Ya buz olup kafanın yarılmasına ya da açık kahverengi tonlarında bir çamur yığınına dönüşüp üstünün batmasına sebep olabilir.
Bazen de tam tersi; kar taneleri güzel güzel yağar ve güzel güzel eriyip gider... Elinde kırmızı şarap, arka fonda şöminenin çıtırtısı, soğuğu hissetmeden manzaranın keyfini çıkarmak gibisi yoktur. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bunun da sonu elbet bir gün gelir...
Önce beyaz bir sessizlik kaplar etrafı... Hücrelerine kadar işler, bu sessizlik... Bir süre sonra gözlerin kamaşmaya başlar... Kar gibi beyaz gözyaşları akar, yanaklarından... Daha fazla bakamazsın, kapatırsın gözlerini... Ve her şey bir anda simsiyah olur...

Karın yağmasını umutla bekleyenler şu sıralar ne kadar mutludur kim bilir... Onlara göre kar saflık, temizlik ve aklınıza gelebilecek bütün güzellikleri içinde barındırır... Yağsın diye günlerce beklenir... Ve nedense yağan miktar sevenlerini asla tatmin etmez... Nerede o eski karlar sorusu sorulmaya devam edilir sürekli.
Bu kişilerce; karın bütün pisliği, hastalıkları, sivrilikleri, köşeleri, kenarları ve hatta dünyadaki tüm kötülükleri kapattığına inanılır...
Gerçekten de düşünüldüğü gibi midir?
Çirkinlikler kapanabilir mi? Ya da kapatılanlar çirkinlik mi?
Aslında bizler, karın yeryüzünü örtmesi gibi korkularımızı, kötü olarak nitelediğimiz her şeyi örtüyoruz. Hâlbuki üstünü kapadıkça baskılanan her şey büyür ve sana nefes alabilecek bir alan kalmaz... Nereye kaçarsan kaç; huzursuzluk, gölge gibi yanı başındadır.
Kar eridiğinde, işte o zaman, içindeki renkler yeryüzüne yayılır ve bize var olanı gösterir. İyi ya da kötü, var olan her neyse onu...
O yüzden artık erimesini istiyorum…
Ama kar hâlâ yağıyor...

Görünen beyazlığın biteviyeliğinden nasıl kurtulur insan?
Ancak kendini kandırmaktan vazgeçtiğinde, ancak görmezden geldikleriyle yüzleştiğinde, ancak kendi hayatının kontrolünü eline aldığında...
İşte ancak o zaman evrenin tüm renklerini görür, hisseder ve tüm o renk cümbüşü içinde kendi rengini bulur...
Düşünüldüğü gibi ne beyazdır bu renk, ne de siyah... Kar taneleri gibi birbirinden farklı, kendine özgüdür...
Benim rengimi soracak olursan eğer, rengim mavidir... Aynı zamanda kırmızı... Ve yeşil ve sarı ve pembe ve turuncu ve kahverengi ve eflatun ve beyaz ve siyah ve gri ve...
Benim rengim dünyadır ve dünyanın tüm renkleri de ben…

Kar yağıyor…
Ve ben hatırlıyorum...

11 Ocak 2010 Pazartesi

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ…!


Her insanın hayatında, dönem dönem değişse de, görmeye tahammül edemediği, nefret edilen bir ya da birden fazla kişi olmuştur. Bu kişilerin ortak özellikleri, beyinlerinin fındık büyüklüğünde olması ve kafatasının kalan kısmının sadece havayla dolu olmasıdır. Devasa boyutta bir boş alan olunca, kaçınılmaz olarak cereyanda kalan beyin, cerahatleşmeye başlar. Bundan mütevellit, boğazlarını sıkma isteği, yüzdeki sivilceyi sıkmak için duyulan dayanılmaz istekle hemen hemen aynıdır. Ne de olsa sivilce de bir çeşit cerahattir.

İlk görüşte bu tipleri normal bir insan zannedebilirsiniz. Hatta ne şeker!!! deyip, bağrınıza basasınız bile gelebilir. Ama yanılmayın, sevgili dostlar… Hatta inanmayın, bunların gülücüklerine… Çevrelerindeki normal insanlara bulaşan, onların hayatlarını işgal edip bezdirmekten zevk alan parazit benzeri yaratıklardan bahsediyorum. Tenya ya da bağırsak solucanı bile yanında halt etmiş…!
Yapıştığı insanı yiyip bitirene kadar peşini bırakmaz, bunlar. Gördüğünüz an, mümkünse olay yerinden hemen kaçın derim… Aksi takdirde, karşınızda Talking Heads’in Psycho killer’ını bulabilirsiniz.

Beyin yerine hava cıva olduğu için bu tiplerden kişilik beklemek de abestir… O yüzden bırakın, sonu ‘siz’ le biten her türlü sıfatı üstlerinde gururla taşısınlar. Kişiliksiz, karaktersiz, şahsiyetsiz, şerefsiz, meymenetsiz, cibilliyetsiz… gibi.

Bunlar kısaca, aptal olmalarına rağmen zekiyim diye geçinen, her salataya maydanoz olan, çıkarı için yapmadık şarlatanlık bırakmayanlardır... Ne mi yaparlar? Saymakla bitmez… Ama bir yerden başlamak lazım…
Biiiiiir çıkarı için başkasının hakkını yer…
İkiiiiiiiiii çıkarı için ihanet eder…
Üüüüüüç çıkarı için yalan söyler…
Dööööört çıkarı için yalakalık yapar…
Beeeeeeş çıkarı için dilenir…
Altıııııııııı çıkarı için satar, elinde ne varsa… Sevgisini satar… Sevdiklerini satar… Gururunu satar… Kendini bile satar…
Ve yediiiiiiii çıkarı için öldürür… Çıkar için, ölür…

Bir İsveç atasözünde şöyle der;
“Bazı insanlar bir kemik parçası için kendilerini köpek yerine koyarlar...”.
Eğer şimdi, burada, para hesabı yapmaya başlarsak; bu ‘bazı insanlar’ın ciğerinin beş para etmediği sonucuna varabiliriz.
Ayrıca üç kuruşluk adama beş kuruşluk değer verirsen, kalan iki kuruşun nereye gittiğini de eminim bilmeyen yoktur. Bu durumda üç kuruşluk kişiler için kelime ziyan etmek yerine, hepimizin sağlığı açısından bu yazıyı burada bitirelim.
Ama nokta koymadan önce içimde kalmasın, ‘canım bloğumdan’ son bir kez seslenmek istiyorum.
Sevgili dost, sözüm sana değil… Bu tiplere…! Yarası olan gocunurmuş… Gocunmak isteyen varsa, buyursun gocunsun…

Zekiyim diye geçinen, cerahat beyinliler… İğrenç kokunuzu artık her yerden alıyorum… Üstünüze kusmuyorsam, sebebi kusmuğuma yazık olmaması içindir…
Zafer kazandım sanan, irinleşmiş beyin… Senin hayatın, sanmaktan ibaret… Kim bilir gene ne sanıyorsun kendini…! Ama unutma ki; ‘Sular yükselince balıklar karıncaları yer. Sular çekilince karıncalar balıkları yer. Kimin kimi yiyeceğine de ancak; suyun akışı karar verir...’

Ohh be dünya varmış… Bıraktım kendimi suyun akışına… Hadi bana eyvallah…
Haftaya görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…:)

7 Ocak 2010 Perşembe

BOŞLUĞUN İÇİNDE NE VAR?


Zaman akıp giderken, elinde ne varsa alıp götürüyor. Aslında muhteşem hayatı varmış gibi görünen kişilere bile sorsan, “Ne yapsak sıkılıyoruz!” cevabını alırsın.
Bolluk içinde sıkıntı… Açlık içinde neşe… İşte dünya böyle tezatlarla dolu…

Hayatım boyunca öyle insanlar tanıdım ki; kimi zengin, kimi fakir, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi aptal, kimi zeki, kimi bağımlı, kimi bağımsız, kimi depresif, kimi neşeli, kimi… kimi… kimi…! Ama hepsinin ortak özelliği; arayış içerisinde olmaları ve içlerindeki kocaman boşluktu.

Sanki sokakta yürüyor bu boşluklar ya da kendi aralarında konuşuyor, şakalaşıyorlar. Bir çeşit canlı ama yaratık gibi… Gittikçe büyüyen… Hayatın bütün güzelliklerini, mutluluğu, sevgiyi ve yaşamın anlamını içine çeken bir canlı bu… O büyüdükçe, siz küçülüyorsunuz… Ve belli bir süre sonra devasa boşluğun içinde öyle minik kalıyorsunuz ki, artık sizin için yok olmak kaçınılmaz oluyor.

Bazıları bu boşluğa dayanamaz ve ölümü seçer. Bazıları boşluğu günü birlik aşklarla doldurmaya çalışır. Bazıları içinse kendini uyuşturmaktır, kaçış. Para da dolduramaz boşluğu, mevki de. Ve büyüdükçe büyür. Bedeninin içinde sıkışıp kaldığını hissedersin.

Nietzsche benim “boşluk” dediğim canavara, “hiçlik” adını vermiş ve onunla ilgili sözleri gerçekten dikkate değer.
Kemiklerin, et parçalarının, bağırsakların ve damar sisteminin deri ile kaplı oluşu nasıl insanın görünüşünü çekilir hale getiriyorsa, tıpkı onun gibi ruhun heyecanları, tutkuları da hiçlikle kaplıdır. Hiçlik, ruhun derisidir.”

Felsefede hiççilik, nihilizm ya da yokçuluğun ana teması olmuştur, boşluk… Her şeyin anlam ve değerden yoksun olduğunu savunan bu felsefi yaklaşıma kapılıp gidenlerin sonu ise genelde intiharla bitmiştir. Çünkü onlara göre ne yaşamanın anlamı vardır, ne de yaşamamanın…!

Peki, korkmak mı gerek, boşluktan?
Şems-i tebrizi “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.” demiş.

Bana göre de; boşluk kötü bir şey değil. Ondan kaçmak yerine, iyi kullanırsan fırsata bile dönüşebilir. Kendini gerçekleştirme sürecinde düşünmeni sağlar ve düşünmek seni hakikate götürür. O yüzden korkmamalısın, ondan… İlk başlarda kendini tıpkı hamile gibi hissedebilirsin. Hâlbuki sancıların sıklığı arttıkça, yeniden doğuş yakın demektir.
Önce renk değiştirmeye başlarsın. Etrafındaki kabukları atmaya. Nedenleri düşünürken bulduğun her cevap seni başka bir soruya götürür. Kendi kendine kalmanın verdiği bir içe dönüşle, boş olmanın keşfe dönüştüğünü fark edersin

Montaigne der ki; “Herkesin gözü dışarıdadır; ben gözümü içime çevirir, içime diker, içimde gezdiririm. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir, hep kendinin ötesine gitmek sevdasındadır. Bense kendi içimde yuvarlanıp gidiyorum…

Kendi içimde yuvarlanıp gittiğim zamanlarda, ben de kitaplar okudum. Uzun yürüyüşler yaptım. Ve bu yürüyüşlerde insanlara baktım. Özellikle gözlere… Gözler, tüm sırları açığa vuruyor. Aynı zamanda karanlığa hapsedilen ışığın, dünyaya açılan tek kapıları, onlar.
Çeşit çeşit göz gördüm, onlarla tanıştım, kimiyle selamlaştım. Kimiyle dost çıktık, kimiyle düşman… Renk, renk gözler gördüm ama hiçbir renk, beni ışıldayan gözler kadar etkilemedi.

Unutma ki; boşluğun içinde parıldayan bir ışık var. Çok uzakta olduğu için dışarıdan belli belirsiz görünür. Kendi içinde yuvarlanıp giderken, bir anda o ışıkla karşılaşırsın. Bütün bedeninin ve ruhunun ısındığını hissedersin, böylece. Kiminin gözünü alır, bu ışık… Hemen uzaklaşır, ondan… Arkasına bile bakmadan kaçıp gider… Kimi ise korkusuzca ışığa doğru bakar… Ve derinliğinde suretini görür. Kendi suretini…
Şems-i tebrizi’nin dediği gibi, “Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkûmdur.

İçimde bir boşluk var…
Boşluğun içinde, küçük bir ışık…
Işığın içinde, bir ‘ben’ parıldar…
Benim içimde, bir boşluk…
Boşluğun içinde…