11 Ocak 2010 Pazartesi

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ…!


Her insanın hayatında, dönem dönem değişse de, görmeye tahammül edemediği, nefret edilen bir ya da birden fazla kişi olmuştur. Bu kişilerin ortak özellikleri, beyinlerinin fındık büyüklüğünde olması ve kafatasının kalan kısmının sadece havayla dolu olmasıdır. Devasa boyutta bir boş alan olunca, kaçınılmaz olarak cereyanda kalan beyin, cerahatleşmeye başlar. Bundan mütevellit, boğazlarını sıkma isteği, yüzdeki sivilceyi sıkmak için duyulan dayanılmaz istekle hemen hemen aynıdır. Ne de olsa sivilce de bir çeşit cerahattir.

İlk görüşte bu tipleri normal bir insan zannedebilirsiniz. Hatta ne şeker!!! deyip, bağrınıza basasınız bile gelebilir. Ama yanılmayın, sevgili dostlar… Hatta inanmayın, bunların gülücüklerine… Çevrelerindeki normal insanlara bulaşan, onların hayatlarını işgal edip bezdirmekten zevk alan parazit benzeri yaratıklardan bahsediyorum. Tenya ya da bağırsak solucanı bile yanında halt etmiş…!
Yapıştığı insanı yiyip bitirene kadar peşini bırakmaz, bunlar. Gördüğünüz an, mümkünse olay yerinden hemen kaçın derim… Aksi takdirde, karşınızda Talking Heads’in Psycho killer’ını bulabilirsiniz.

Beyin yerine hava cıva olduğu için bu tiplerden kişilik beklemek de abestir… O yüzden bırakın, sonu ‘siz’ le biten her türlü sıfatı üstlerinde gururla taşısınlar. Kişiliksiz, karaktersiz, şahsiyetsiz, şerefsiz, meymenetsiz, cibilliyetsiz… gibi.

Bunlar kısaca, aptal olmalarına rağmen zekiyim diye geçinen, her salataya maydanoz olan, çıkarı için yapmadık şarlatanlık bırakmayanlardır... Ne mi yaparlar? Saymakla bitmez… Ama bir yerden başlamak lazım…
Biiiiiir çıkarı için başkasının hakkını yer…
İkiiiiiiiiii çıkarı için ihanet eder…
Üüüüüüç çıkarı için yalan söyler…
Dööööört çıkarı için yalakalık yapar…
Beeeeeeş çıkarı için dilenir…
Altıııııııııı çıkarı için satar, elinde ne varsa… Sevgisini satar… Sevdiklerini satar… Gururunu satar… Kendini bile satar…
Ve yediiiiiiii çıkarı için öldürür… Çıkar için, ölür…

Bir İsveç atasözünde şöyle der;
“Bazı insanlar bir kemik parçası için kendilerini köpek yerine koyarlar...”.
Eğer şimdi, burada, para hesabı yapmaya başlarsak; bu ‘bazı insanlar’ın ciğerinin beş para etmediği sonucuna varabiliriz.
Ayrıca üç kuruşluk adama beş kuruşluk değer verirsen, kalan iki kuruşun nereye gittiğini de eminim bilmeyen yoktur. Bu durumda üç kuruşluk kişiler için kelime ziyan etmek yerine, hepimizin sağlığı açısından bu yazıyı burada bitirelim.
Ama nokta koymadan önce içimde kalmasın, ‘canım bloğumdan’ son bir kez seslenmek istiyorum.
Sevgili dost, sözüm sana değil… Bu tiplere…! Yarası olan gocunurmuş… Gocunmak isteyen varsa, buyursun gocunsun…

Zekiyim diye geçinen, cerahat beyinliler… İğrenç kokunuzu artık her yerden alıyorum… Üstünüze kusmuyorsam, sebebi kusmuğuma yazık olmaması içindir…
Zafer kazandım sanan, irinleşmiş beyin… Senin hayatın, sanmaktan ibaret… Kim bilir gene ne sanıyorsun kendini…! Ama unutma ki; ‘Sular yükselince balıklar karıncaları yer. Sular çekilince karıncalar balıkları yer. Kimin kimi yiyeceğine de ancak; suyun akışı karar verir...’

Ohh be dünya varmış… Bıraktım kendimi suyun akışına… Hadi bana eyvallah…
Haftaya görüşmek üzere, sağlıcakla kalın…:)

7 Ocak 2010 Perşembe

BOŞLUĞUN İÇİNDE NE VAR?


Zaman akıp giderken, elinde ne varsa alıp götürüyor. Aslında muhteşem hayatı varmış gibi görünen kişilere bile sorsan, “Ne yapsak sıkılıyoruz!” cevabını alırsın.
Bolluk içinde sıkıntı… Açlık içinde neşe… İşte dünya böyle tezatlarla dolu…

Hayatım boyunca öyle insanlar tanıdım ki; kimi zengin, kimi fakir, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi aptal, kimi zeki, kimi bağımlı, kimi bağımsız, kimi depresif, kimi neşeli, kimi… kimi… kimi…! Ama hepsinin ortak özelliği; arayış içerisinde olmaları ve içlerindeki kocaman boşluktu.

Sanki sokakta yürüyor bu boşluklar ya da kendi aralarında konuşuyor, şakalaşıyorlar. Bir çeşit canlı ama yaratık gibi… Gittikçe büyüyen… Hayatın bütün güzelliklerini, mutluluğu, sevgiyi ve yaşamın anlamını içine çeken bir canlı bu… O büyüdükçe, siz küçülüyorsunuz… Ve belli bir süre sonra devasa boşluğun içinde öyle minik kalıyorsunuz ki, artık sizin için yok olmak kaçınılmaz oluyor.

Bazıları bu boşluğa dayanamaz ve ölümü seçer. Bazıları boşluğu günü birlik aşklarla doldurmaya çalışır. Bazıları içinse kendini uyuşturmaktır, kaçış. Para da dolduramaz boşluğu, mevki de. Ve büyüdükçe büyür. Bedeninin içinde sıkışıp kaldığını hissedersin.

Nietzsche benim “boşluk” dediğim canavara, “hiçlik” adını vermiş ve onunla ilgili sözleri gerçekten dikkate değer.
Kemiklerin, et parçalarının, bağırsakların ve damar sisteminin deri ile kaplı oluşu nasıl insanın görünüşünü çekilir hale getiriyorsa, tıpkı onun gibi ruhun heyecanları, tutkuları da hiçlikle kaplıdır. Hiçlik, ruhun derisidir.”

Felsefede hiççilik, nihilizm ya da yokçuluğun ana teması olmuştur, boşluk… Her şeyin anlam ve değerden yoksun olduğunu savunan bu felsefi yaklaşıma kapılıp gidenlerin sonu ise genelde intiharla bitmiştir. Çünkü onlara göre ne yaşamanın anlamı vardır, ne de yaşamamanın…!

Peki, korkmak mı gerek, boşluktan?
Şems-i tebrizi “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.” demiş.

Bana göre de; boşluk kötü bir şey değil. Ondan kaçmak yerine, iyi kullanırsan fırsata bile dönüşebilir. Kendini gerçekleştirme sürecinde düşünmeni sağlar ve düşünmek seni hakikate götürür. O yüzden korkmamalısın, ondan… İlk başlarda kendini tıpkı hamile gibi hissedebilirsin. Hâlbuki sancıların sıklığı arttıkça, yeniden doğuş yakın demektir.
Önce renk değiştirmeye başlarsın. Etrafındaki kabukları atmaya. Nedenleri düşünürken bulduğun her cevap seni başka bir soruya götürür. Kendi kendine kalmanın verdiği bir içe dönüşle, boş olmanın keşfe dönüştüğünü fark edersin

Montaigne der ki; “Herkesin gözü dışarıdadır; ben gözümü içime çevirir, içime diker, içimde gezdiririm. Herkes kendinden başka şeylerin peşindedir, hep kendinin ötesine gitmek sevdasındadır. Bense kendi içimde yuvarlanıp gidiyorum…

Kendi içimde yuvarlanıp gittiğim zamanlarda, ben de kitaplar okudum. Uzun yürüyüşler yaptım. Ve bu yürüyüşlerde insanlara baktım. Özellikle gözlere… Gözler, tüm sırları açığa vuruyor. Aynı zamanda karanlığa hapsedilen ışığın, dünyaya açılan tek kapıları, onlar.
Çeşit çeşit göz gördüm, onlarla tanıştım, kimiyle selamlaştım. Kimiyle dost çıktık, kimiyle düşman… Renk, renk gözler gördüm ama hiçbir renk, beni ışıldayan gözler kadar etkilemedi.

Unutma ki; boşluğun içinde parıldayan bir ışık var. Çok uzakta olduğu için dışarıdan belli belirsiz görünür. Kendi içinde yuvarlanıp giderken, bir anda o ışıkla karşılaşırsın. Bütün bedeninin ve ruhunun ısındığını hissedersin, böylece. Kiminin gözünü alır, bu ışık… Hemen uzaklaşır, ondan… Arkasına bile bakmadan kaçıp gider… Kimi ise korkusuzca ışığa doğru bakar… Ve derinliğinde suretini görür. Kendi suretini…
Şems-i tebrizi’nin dediği gibi, “Bil ki güneşe bakmaya cesareti olmayan gölgede kalmaya, gölgeyi ışık sanmaya mahkûmdur.

İçimde bir boşluk var…
Boşluğun içinde, küçük bir ışık…
Işığın içinde, bir ‘ben’ parıldar…
Benim içimde, bir boşluk…
Boşluğun içinde…