5 Ekim 2011 Çarşamba

AMY WINEHOUSE İÇİN

Bir damla yaş, yanaklarımda asılı kaldı. Akıp gitmek varken, durdu öylece... Sanki hapishaneden firar etmiş bir tutuklu da, özgürlüğe adım atınca ne yapacağını şaşırmış gibi… Spotlar çevriliyor üstüne, sirenler çalmaya başlıyor. Öleceğini bile bile orada bekleyen tutuklu gibi, gözyaşının saygı duruşu da böyle sessiz, böyle derin oluyor işte. Öyle ki içimde bir deprem başlatıyor. Geçtiği her yerde derin bir acı bırakarak ilerliyor deprem… Ve titremeye başlıyor dudaklarım. Nihayet hapishanenin kapısı açılıyor ardına kadar. Gözyaşları birbiri peşi sıra çıkmaya başlıyor. Ve o ilk çıkan gözyaşını da alıyorlar aralarına, akıp gidiyorlar sonsuzluğa doğru…
Yanağımda asılı kalan gözyaşının saygı duruşu, o saygıyı sonuna kadar hak eden sıra dışı bir sanatçı için… Amy Winehouse için.
İstanbul’da konser vereceğini duyduğum gün, birbirine benzeyen pek çok sanatçı bozması arasında benzersiz bir ses duyabilme ihtimali bile heyecanlanmama yetmişti. Aylar öncesinden biletleri almıştık. Konserden bir gün önce gece yarısı iptal edildiğini duyduğumda, “Nasıl olur?” diyebildim sadece. Nasıl olur, anlam veremiyordum çünkü. Ama olmuştu! Sanki kaybetmişim gibi bir keder vardı içimde. Belki bir kez de olsa onu görememenin verdiği acıydı bu. Belki de derin bir saygı duruşu çoktan başlamıştı benim için. 
O gitmeden de arkasından atıp tuttular… O gittikten sonra da… Ve ben şimdi bütün o yuhalamaların, bütün o yapmacık söylemlerin bumerang gibi ait oldukları yere gerisin geriye dönmesini istiyorum.
Bildiğim bir şey var. O da, boş konuşmanın alışkanlıklar içinde en beter olduğu! Hatta Amy’nin ölüm sebebi olarak gösterilen uyuşturucudan ya da alkolden bile daha beter… Bana göre; Amy’nin asıl ölüm sebebi böylesine büyük bir yeteneğin ‘anlaşılamadan’ boş konuşanlarca ölüme terk edilmesidir.
Keşke benim elimden bir şey gelseydi. Düşünüyorum da, belki İstanbul’a gelmiş olsaydı, sahnedeki Amy’e “Biz seni anlıyoruz, biz seni seviyoruz…” diye avazım çıktığı kadar bağırırdım ve belki beni duyardı. Belli belirsiz gülümseme oluşurdu yüzünde... Ve o gülümseme, devam etmek için bir işaret olurdu belki, kim bilir…  
Bazen sıradan gibi görünen bir şey, sıra dışı olanların bütün hayatını değiştirebilir. Çünkü sıra dışı olanlar, sıradanlığın içine gizlenmiş hazineyi görebilecek gözlere ve ona dokunabilecek cesarete sahiplerdir.
Eğer sen sıradaysan, sıra dışı olmak nedir bilemezsin. Sırada beklerken, sıradanlık gözlüğü takarlar gözüne. O gözlükten bakınca sadece sırayı görürsün. Ve neyi beklediğini bilmeden devam edersin beklemeye… Ölümle yaşam arasındaki ince çizgide dans edenleri gördüğündeyse, sıradan çıkmakla çıkmamak arasında kalırsın. Ama tam sen çıkacakken söylenerek hızla etrafını çevirirler ve sen o gürültüde farklı sesleri duyamaz olursun. Oysa gerçek anlamıyla sanat için sıra dışılık gereklidir, sıra dışılık içinse cesaret… Ve farklı olmak, Amy Winehouse’dan “Back to black” dinlemek gibi bir şeydir…
Herkes Amy’nin arkasından bir şeyler yazarken ben nasıl farklı olabilirim, doğrusu bilmiyorum. Ama tek söyleyebileceğim şey, yanaklarımda asılı kalan gözyaşının da, ardından gelenlerin de gerçek olduğudur.
Son söyleyeceklerimi toparlamak istiyorum şimdi. Ama hepsi bir yere dağılıyor. Elimde kalanlar, ki biri tam bile değil, sizlerde belli belirsiz bir gülümseme yaratır mı? Doğrusu umut etmek dışında yapacak pek bir şey yok.
Yıllar sonra sıradanlar hatırlanmazken, Amy Winehouse o büyüleyici sesiyle var olmaya devam edecek. Tıpkı bu dünyadan ayrılmış diğer büyük sanatçılar gibi…  Ve gelecekte bir gün bir barda  “Back to black”  çalarken…  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder