“İçimde hep
bir çocuk var.” derdi… “Beni hiç bırakmıyor ama gitsin de istemiyorum…”
Ama o çocuk
gitti işte... Baktı ki bu dünya artık hiç eğlenceli değil, bağıra bağıra
söylesen de duymuyor, gözüne soksan da görmüyor… O çocuk Erol Günaydın’ı da alıp, çok uzaklara gitti…
Bizimse kendi
içimizde unuttuğumuz çocuk geliyor aklımıza…
Derin bir uykuya yatırdığımız çocuk. Belki de Erol Günaydın’ı diğer insanlardan
ayıran en büyük özellik işte buydu. Son nefesine kadar içindeki çocuk onunla
birlikte yaşadı. Güler yüzü, naif kişiliği, sanatçılığı, nezaketi, kaybetmediği
değerleri ile günümüzün insanından çok farklı bir yerde olan Erol Günaydın, son
röportajlarında “Kaç kişi kaldık ki zaten.” diyordu. “Bir elin parmağını
geçmez.” .
Kaç kişi kaldılar
gerçekten. Nedense hep iyi yürekli insanlar ölüyor… Bizlerse arkalarından
ağlıyoruz. Herkes bir şeyler söylüyor. Hatta bu durumu kendi reklamı için
kullananlar bile var aralarında… Konuşup duranlar hiç ölmüyor ama… Ölümsüz
olduklarını sanmayın, ölüyorlar ölmesine de kimsede bir iz bırakmadıkları için ya
biz duymuyoruz yada duysak da umursamıyoruz. Böylece hep iyiler ölüyor gibi
geliyor bize… Onlar bir iz bırakıyor çünkü… Yürekte derin bir iz…
İşte o izin peşinden
gitmenin bir yolunu bulmalıyız. Böylece onca çaba boşa gitmesin… İzler
birbirini takip edip bir yol oluştursun. Ve o yol, insanlık için sonuna kadar
açılsın…
Mesela Erol
Günaydın… Nasıl bir insandı düşünün… İşine
aşkla bağlanmış, paradan, şandan, şöhretten işini üstün tutmuş biri… Hiçbir
zaman başrol oynamadı belki ama son nefesini verinceye kadar hala tiyatro
yapmayı düşünüyordu. Hayatı boyunca bir rolü küçümseyip ben oynamam demedi, hiç
gocunmadan sahnenin dekorasyonuna kadar, bir el de o attı… Üzgün yüzleri sıcacık
gülümseyişiyle neşelendirdi. İçindeki çocuğu hiç öldürmedi. Hastayken bile ona
çalışma şevkini veren, o çocuktu işte… Hayatla dalgasını geçen, eğlenen
eğlendiren de işte o çocuktu…
Biz ne
yapıyoruz peki ? Bizden istenen kimliklere bürünüp rol yapıyoruz. Neye bağlıyız
ki, işe aşkla bağlı olalım. Yolunu bulursak hemen satıyoruz her şeyi. Yaşlandığımızda ise bir ayağım çukurda deyip
kendimizi bırakmak kolayımıza geliyor. Yapacak çok şey varken, bu kadar yeter
diyoruz. Ne yaptın ki, bu kadar yeter! Bir de Erol Günaydın’a bakın; son
nefesinde sahneye çıkacaksın deseler koşa koşa giderdi eminim. Bu enerji
nereden geliyordu? O sevimli, o uslanmaz çocuktan… Enerjinin kaynağı işte o
çocuktu.
Pablo Neruda’nın Yavaş Ölüm (Muere lentamente) diye bir şiiri var… Bende İsimsiz adlı kitabımda
onun şiirine cevaben bir şiir yazmıştım. Onun şiirinden küçük bir kesiti
paylaşacağım sizinle… Sonra da kendi yazdığım cevap niteliğindeki şiiri…
“Aşkta veya işte bedbaht olup yön
değiştirmeyenler,
Rüyalarını gerçekleştirmek için risk
almayanlar,
Hayatlarında bir kez dahi mantıklı
tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,
Yavaş yavaş ölürler…”
İşte bu aşamada
benim şiirim devreye giriyor. Bakalım ben ne diyorum?
“Ama ben… Ben yavaş yavaş ölmek istemem…
Öleceksem hemen şimdi…
Yaşayacaksam, sonsuza dek…
Yeni rotalara yelken açmazsam eğer…
Eğer aynı limanda demirleyip kalırsam…
Sığ sularda sallanıp durursam habire…
Yavaş yavaş çürüyüp gider, bu gemi…
Ben yavaş yavaş çürümek istemem…”
Evet ben Palo
Neruda’nın dediği gibi yavaş yavaş ölmek istemiyorum… Ben Oscar Wilde’in tanımladığı
yaşamdan kaçanların içinde de olmak istemiyorum. Eminim siz de aynı fikirdesinizdir.
Yeteri kadar kaçmadık mı zaten… Yeteri kadar korkmadık mı… Yeteri kadar
yetinmedik mi, razı olmadık mı… İçimizde uyuttuğumuz çocuğu artık uyandırmanın
zamanıdır şimdi. Gerisini de fazla düşünmeden, ona bırakmalıyız aslında… Çocuk
deyip geçmemek lazım, o çocuk seni sen yapacak güce sahip tek varlık… O çocuk,
sana yaşam enerjisi verecek tek kişi… Mutluluğu başkasında arayanlar, o çocuk
sana mutluluğun tarifini kulağına fısıldayacak… Öyle ki, onun dediğini
yaptığında bir de bakacaksın, sen de iyi insan olmuşsun, merhametli olmuşsun, cesur
olmuşsun, yaratıcı olmuşsun, üretken olmuşsun, özgür olmuşsun… Bir de bakacaksın ki, değer sıralamasında para
en aşağıya düşmüş senin için… Sevgi ise en tepede… Hayatın anlamı değişmiş.
Hatta yoksa bir anlamı, hayat anlam kazanmış… Öyleyse hala neden dinlemezsin o
çocuğu? Neden kulak vermezsin? Bırak,
içinden gelen o sesin dediği gibi yaşa hayatı…
Aslında pek de
umutlu değilim. Bu yazıyı kaç kişi okuyacak, kim bilir… Okuyanlardan kaç kişi bu
yazıdan bir anlam çıkaracak inanın bilmiyorum. Çünkü geçen yazımda bir dernek
kurdum hatırlarsanız, Ayrıkotu Derneği… Süre gelen sistemden o kadar ayrı bir
yerde ki, derneğin üye sayısı benimle beraber üç olarak kaldı! Oysa o dernekte
hayal üretecektik hep birlikte… Yinede umutsuzluğu bir kenara bırakıp “Ne
yapayım?” diye soruyorum içimdeki çocuğa. “Yaz…” diye cevap veriyor. “Ne olursa
olsun yazmaya devam et… Bir gün, yüreklerde saklanmış o çocuklar yeniden hayat
bulacak.” Ve ben o gün geldiğinde, hiçbir şeyin boşuna olmadığını bir kez daha
anlayacağım. Ölümün bile…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder