23 Kasım 2012 Cuma

İÇİMDEKİ ÇOCUK

Erol Günaydın’ı kaybettik…  Onun deyimiyle ‘bir tanıdık gitti aramızdan’.

“İçimde hep bir çocuk var.” derdi… “Beni hiç bırakmıyor ama gitsin de istemiyorum…”

Ama o çocuk gitti işte... Baktı ki bu dünya artık hiç eğlenceli değil, bağıra bağıra söylesen de duymuyor, gözüne soksan da görmüyor… O çocuk Erol Günaydın’ı  da alıp, çok uzaklara gitti…

Bizimse kendi içimizde unuttuğumuz çocuk  geliyor aklımıza… Derin bir uykuya yatırdığımız çocuk. Belki de Erol Günaydın’ı diğer insanlardan ayıran en büyük özellik işte buydu. Son nefesine kadar içindeki çocuk onunla birlikte yaşadı. Güler yüzü, naif kişiliği, sanatçılığı, nezaketi, kaybetmediği değerleri ile günümüzün insanından çok farklı bir yerde olan Erol Günaydın, son röportajlarında “Kaç kişi kaldık ki zaten.” diyordu. “Bir elin parmağını geçmez.” .

Kaç kişi kaldılar gerçekten. Nedense hep iyi yürekli insanlar ölüyor… Bizlerse arkalarından ağlıyoruz. Herkes bir şeyler söylüyor. Hatta bu durumu kendi reklamı için kullananlar bile var aralarında… Konuşup duranlar hiç ölmüyor ama… Ölümsüz olduklarını sanmayın, ölüyorlar ölmesine de kimsede bir iz bırakmadıkları için ya biz duymuyoruz yada duysak da umursamıyoruz. Böylece hep iyiler ölüyor gibi geliyor bize… Onlar bir iz bırakıyor çünkü… Yürekte derin bir iz…

İşte o izin peşinden gitmenin bir yolunu bulmalıyız. Böylece onca çaba boşa gitmesin… İzler birbirini takip edip bir yol oluştursun. Ve o yol, insanlık için sonuna kadar açılsın…

Mesela Erol Günaydın… Nasıl bir insandı düşünün…  İşine aşkla bağlanmış, paradan, şandan, şöhretten işini üstün tutmuş biri… Hiçbir zaman başrol oynamadı belki ama son nefesini verinceye kadar hala tiyatro yapmayı düşünüyordu. Hayatı boyunca bir rolü küçümseyip ben oynamam demedi, hiç gocunmadan sahnenin dekorasyonuna kadar, bir el de o attı… Üzgün yüzleri sıcacık gülümseyişiyle neşelendirdi. İçindeki çocuğu hiç öldürmedi. Hastayken bile ona çalışma şevkini veren, o çocuktu işte… Hayatla dalgasını geçen, eğlenen eğlendiren de işte o çocuktu…

Biz ne yapıyoruz peki ? Bizden istenen kimliklere bürünüp rol yapıyoruz. Neye bağlıyız ki, işe aşkla bağlı olalım. Yolunu bulursak hemen satıyoruz her şeyi.  Yaşlandığımızda ise bir ayağım çukurda deyip kendimizi bırakmak kolayımıza geliyor. Yapacak çok şey varken, bu kadar yeter diyoruz. Ne yaptın ki, bu kadar yeter! Bir de Erol Günaydın’a bakın; son nefesinde sahneye çıkacaksın deseler koşa koşa giderdi eminim. Bu enerji nereden geliyordu? O sevimli, o uslanmaz çocuktan… Enerjinin kaynağı işte o çocuktu.  

Oscar Wilde demiş ki; “Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan, en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar.”

Pablo Neruda’nın Yavaş Ölüm (Muere lentamente) diye bir şiiri var… Bende İsimsiz adlı kitabımda onun şiirine cevaben bir şiir yazmıştım. Onun şiirinden küçük bir kesiti paylaşacağım sizinle… Sonra da kendi yazdığım cevap niteliğindeki şiiri…

“Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,
Yavaş yavaş ölürler…”

İşte bu aşamada benim şiirim devreye giriyor. Bakalım ben ne diyorum?

“Ama ben… Ben yavaş yavaş ölmek istemem…

Öleceksem hemen şimdi…

Yaşayacaksam, sonsuza dek…

Yeni rotalara yelken açmazsam eğer…

Eğer aynı limanda demirleyip kalırsam…

Sığ sularda sallanıp durursam habire…

Yavaş yavaş çürüyüp gider, bu gemi…

Ben yavaş yavaş çürümek istemem…”

Evet ben Palo Neruda’nın dediği gibi yavaş yavaş ölmek istemiyorum… Ben Oscar Wilde’in tanımladığı yaşamdan kaçanların içinde de olmak istemiyorum. Eminim siz de aynı fikirdesinizdir. Yeteri kadar kaçmadık mı zaten… Yeteri kadar korkmadık mı… Yeteri kadar yetinmedik mi, razı olmadık mı… İçimizde uyuttuğumuz çocuğu artık uyandırmanın zamanıdır şimdi. Gerisini de fazla düşünmeden, ona bırakmalıyız aslında… Çocuk deyip geçmemek lazım, o çocuk seni sen yapacak güce sahip tek varlık… O çocuk, sana yaşam enerjisi verecek tek kişi… Mutluluğu başkasında arayanlar, o çocuk sana mutluluğun tarifini kulağına fısıldayacak… Öyle ki, onun dediğini yaptığında bir de bakacaksın, sen de iyi insan olmuşsun, merhametli olmuşsun, cesur olmuşsun, yaratıcı olmuşsun, üretken olmuşsun, özgür olmuşsun…  Bir de bakacaksın ki, değer sıralamasında para en aşağıya düşmüş senin için… Sevgi ise en tepede… Hayatın anlamı değişmiş. Hatta yoksa bir anlamı, hayat anlam kazanmış… Öyleyse hala neden dinlemezsin o çocuğu?  Neden kulak vermezsin? Bırak, içinden gelen o sesin dediği gibi yaşa hayatı…

Aslında pek de umutlu değilim. Bu yazıyı kaç kişi okuyacak, kim bilir… Okuyanlardan kaç kişi bu yazıdan bir anlam çıkaracak inanın bilmiyorum. Çünkü geçen yazımda bir dernek kurdum hatırlarsanız, Ayrıkotu Derneği… Süre gelen sistemden o kadar ayrı bir yerde ki, derneğin üye sayısı benimle beraber üç olarak kaldı! Oysa o dernekte hayal üretecektik hep birlikte… Yinede umutsuzluğu bir kenara bırakıp “Ne yapayım?” diye soruyorum içimdeki çocuğa. “Yaz…” diye cevap veriyor. “Ne olursa olsun yazmaya devam et… Bir gün, yüreklerde saklanmış o çocuklar yeniden hayat bulacak.” Ve ben o gün geldiğinde, hiçbir şeyin boşuna olmadığını bir kez daha anlayacağım. Ölümün bile…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder