29 Ağustos 2010 Pazar

HİÇ


Ne söylenebilir?
Hiçbir şey…!

Hissettiğim tek şey, hiçlik…!
Boşluğun içinde bir ben…
Ve benden an be an uzaklaşan ölen çocuk…
Bundan sonra bir parçam hep eksik olacak…
Zaten hangi parçam tamdı ki…!

Bölünmüş, parçalara ayrılmış bir hayat…
Yalanlardan yapılmış bir kafesin içine konulmuş…
Kim kurtaracak onu?
Kim hayat verecek?
Parçalar yeniden birleşebilir mi hiç!
Peki izler? İzler silinebilir mi?

Hiç dokunulmamış gibi taze ve hür olabilse, hayat…
Yeni filizlenen bir çiçek gibi göğe uzanabilse…
Yavru bir martı gibi süzülse, denizin üstünde…
Renkleri yeniden tanısa…
Kokuları içine alsa, tek tek…
Sesleri ilk kez duysa…
Dokunup hissedebilse aşkı…
Aşk, onu bir defada sarıp sarmalayabilse…!
Keşke yeniden başlayabilse hayat…
Yeniden başlayabilir mi, hiç!

Ne söylenebilir?
Hiçbir şey…!
Bir ölünün dirilmesini beklemek dışında…

ŞANS HAKKINDA TUHAF BİR YAZI


Şans nedir, size göre?
Ucu bucağı her yere çekilebilecek elastik bir kelimeyi açıklamak, bir cümlenin içine sığdırıp şekle sokabilmek zor gibi görünse de, Türk Dil Kurumu şansı 3 farklı şekilde tanımlamış.
1-) Mantıkla açıklanamayan birtakım rastlantısal olayların nedeni olan güç, baht, talih, felek.
2-) Bir olayın olabilirliği.
3-) Bir kimsenin bilgi ve emeğinden çok rastlantı sonucu elde ettiği elverişli durum.
Bu tanımlara biraz daha dikkatli bakıp, içindeki kelimelerle haşır neşir olunca fark ettim ki; şans dediğin çalışarak elde edilebilecek dünyevi bir şey değil. Beklenmeyen, mantık dışı hatta mucizevî bir şey... Sanki çok uzaklardan bir yerlerden gelen ilahi bir armağan… Bu süslü paketin içerisinden ne çıkacağı ise belirsiz…!
Kimi için hayal ettiği bir sevgili, mutlu bir aile... Kimi için tonlarca para, mal mülk… Kimi için şan şöhret, alkışlar, sahne ışıkları… Kimi için yeniden geri gelen sağlık… Her zaman dört ayağının üstüne süzülerek düşen kimileri için saydığım bu harika hediyelerin hepsi… Her zaman kafa üstü çakılanlar içinse, ne yazık ki hiçbiri…!
İşte kahpe feleğin sillesini yemiş, ‘hiçbiriyle’ yetinenlerin paketlerinden nedense hep kötü şans çıkar! E bu kadar da olmaz ki, dediğin her şey gelir başlarına… Talih kuşu bunların üstünden geçerken ishal olur mesela… Ya da yıldırım çarpa çarpa bunları çarpar, hatta böler, karekökünü alır, sonra da köküne kibrit suyu döker… Kumarda kaybeden aşkta, aşkta kaybeden kumarda kazanır derler ya, bizim bahtsız bedevi ne olursa kaybetmeye programlanmıştır… Zaman yer kişi üçlemesinden en az biri yanlıştır, bunlar için. Bir yanlış iki doğruyu götürdüğünden ellerinde her zaman koca bir sıfır kalır. Ve sonrasında Türk Sanat Müziğinin o güzide eseri kulaklarında çınlamaya başlar…!
“Talihin elinde oyuncak oldum. Kader böyleymiş, buymuş alınyazım…
Zalim elinde sarardım soldum. Şimdi gönlüm kırık yaralı kuşum…
Ömrümde gülmedim, yanarım inan buna... İsterim artık kader gülsün bana…
Gençliğim geçti yazık… Istıraplar içinde…
Acaba bir gün, acaba bir gün, gülecek miyim…???”
Bu şarkıya anason ve deniz kokulu efkârlı bir ortam yakışır tabii. Ama bir taraftan düşünün, böylesine bir şanssızlığı kaç kişi yaşamış olabilir?
Bana göre, şanslı ya da şanssız diye insanları sınıflandırmaya çalışmak abesle iştigal etmekten farksız. Çünkü şans ve şanssızlık birbiriyle girift durumda olduklarından, şanssızlığın içinde bir şans ya da şansın içinde bir şanssızlık her zaman var olabilir… Ama olmayabilir de…! Yani buradaki kilit nokta, belirsizliktir. Tıpkı yaşamın kendisi gibi…
Karun gibi zengin bir ailede dünyaya gelen bir çocuk için ‘şanslıdır’ deriz. Peki, bu çocuk sevgiden yoksun ebeveynler tarafından büyütülüyorsa, hâlâ şanslı mıdır? Ya da uyuşturucu bağımlısı olursa? Ya da sağlıklı değilse? Bütün bu soruların cevabına, nasıl şanslıdır diyemiyorsak, şanssızdır da diyemeyiz aslında… Hayatın boyunca karşına çıkan her şeye nasıl baktığın ve baktığını görüp görmediğinle alakalıdır, şans…
Mesela, aramızda aşka şans diyenler de var, talihsizlik olarak görenler de… Aşk demişken evlilik akla geliyor hemen. Çoğumuza göre evlilik şans işidir ve bu şansı güzel bir kadınla tasvir eden erkekler azımsanmayacak kadar çok sayıdadır. Buna karşılık Jimmy Soul’ün insanın içini kıpır kıpır eden şarkısının, çirkin bir kadınla evliliği göklere çıkarttığını görüyoruz. Bu durumda evlilikte şans nasıl belirlenir sorusunun cevabı, yine muallakta ve kişiden kişiye değişir bir halde kalacaktır…!
“İf you wanna be happy for the rest of your life,
never make a pretty woman your wife,
so from my personal point of view,
get an ugly girl to marry you…”
Daha öncede dediğim gibi, nereden baktığın önemli… Ve tabii nereye baktığın…! Bakıp da görmedikten sonra bakmanın da faydası olmaz… Gözünün önünde uçuşan irili ufaklı mucizeler, eğer göremezsen, farklı dalga boylarında seninle dalgalarını geçmeye devam ederler…
Gelelim şanssız olan ya da olduğunu sananlara…!
Cem Karaca’nın dediği gibi feleğin tekerine çomak sokmak, hatta bununla da kalmayıp tüm tekeri dağıtmak için bir şeyler yapmak istiyorsanız, bilmelisiniz ki şanssızlık bir mazeret değildir. Arkasına sığınıp tembellik yapmak ya da depresyona girmek, en kolayı… Zor olan ise insanın kendi şansını kendi yaratmasıdır…
Peki, bunun için ne yapmak lazım?
Mide fesadı geçirmezseniz, şans kurabiyelerinden bolca yiyebilirsiniz. Dört yapraklı yonca arayabilir, ayna kırmamaya, kara kedinin önünden, merdivenin altından geçmemeye dikkat edebilirsiniz. 13’ü görünce kaçabilir. 13. Cumalarda bütün evi sarımsakla kaplayıp, gelen vampirlerin kokudan bayılmasını sağlayabilirsiniz. Şans getirmek için evinizi ya da ofisinizi feng shui ye göre yeniden dizayn edebilirsiniz. Şans getiren renklerde kıyafetler giyip, at nalı, nazar boncuğu, peygamber böceği, kaplumbağa heykeli, artık elinize ne geçerse, takıp takıştırabilirsiniz. Ya da bunların hiçbirini yapmayıp, sadece şanslı olduğunuza inanır, kendinizi akışa bırakabilirsiniz…
Her ne yaparsanız yapın, hayatın mucizelerine her zaman açık olun…
Dünyayı yüksek bir algıyla kucaklayın… Kucaklayın ki, o da size bütün güzelliklerini sunabilsin…
Endişeli ruh halini ve geçmişten gelen bütün olumsuz inanışlarınızı (hayat zordur, para zor kazanılır, ekmek aslanın ağzında, erkeklere güvenilmez, mutlu evlilik yoktur, şanssızlık bulaşıcıdır… vb) bırakın gitsin…
Yeni insanlarla tanışmak, yeni yerlere gitmek, eski günlük rutinini değiştirmek için cesaretinizi hep yanınızda taşıyın…
Her gün yeniden doğmuş gibi yaşayın, hayatı…
Yaşamak, başlı başına bir şanstır zaten…
Bu şansı değerlendirmekle başlar, her şey…
Ve görebildiğiniz sürece, şans yıldızınız ‘sizin için’ parlamaya devam eder…

27 Mayıs 2010 Perşembe

HAYATIN RİTÜELİ


“En dibe vurduğunda hissettiğin sadece boşluktur… En tepeye çıktığında da aynı… Ben şu an nerdeyim, bilmiyorum… Eğer kendimi kandırabilirsem, boşluğun içinde kendime uygun bir boşluk bulabilirim belki… Belki de boşluk beni bulur…!”

Hayatı yaşarsın, yaşarsın da bir an gelir, “Ne yapıyorum ben?” diye sorarsın.
“Bu kadar soru sorduğuma göre, deliriyor olabilir miyim?” “Yok canım daha neler!”
Şimdiye kadar tam da benden beklenildiği gibi yaşadım hayatı. Adam olucam diye okudum, sınavlara girdim, çıktım. Hatta öyle alıştım, öyle kabullendim ki, son girdiğim sınavdan bir türlü çıkmak istemedim.
Söylediklerine göre, asıl hayat şimdi başlıyormuş. Bu, hayatın ritüeliymiş…! Onlar da para kazanmak için aynı şeyleri yaşamışlar… Ben de yaşamalıymışım… Adam olmalıymışım… Adam gibi adam…! Peki, kimdi bu adam?
Birkaç tane prototip var… İçlerinden biri mutlaka sana uyar ya da uydurulur! Üçgen bir deliğin içine büyük bir daireyi sığdırmaya çalışmak gibi bir şey… Dairenin kenarları zorlamaktan aşınır ve sonunda iyice küçülüp, ‘dairecik’ haline gelir. Bu en iyi ihtimaldir… En kötü ihtimal ise zavallı dairenin kendinden geçip ‘Dai’ bile olamadan kenara fırlatılmasıdır.
Üçgen, daire, kare…! Asla bir dikdörtgen olamazsın ya da canın şimdiye kadar tanımlanmamış bir şekle bürünmek istese, istediğinle kalır, oturursun oturduğun yere…
Şimdi geometrik şekillerimizi hep birlikte biraz daha yakından tanıyalım.
Kareler; ne uzar ne kısalır… Garantili bir iş ve az maaşa talim ederler… Hayalleri her zaman küçüktür. Beklentisiz, kendilerinden beklenildiği gibi, hep bekleneni yaparlar!
Daireler ise yuvarlanıp gitme eğilimindedir. Ev kadını versiyonu; yemek yapar, temizlik, bulaşık, çamaşır… vb para almadan gündelikçi gibi çalışır, kalan zamanda güne gider... İşsiz versiyonu ise çalışma rutinin içine girmez ama kendine göre bir rutini vardır. Mahallenin bıçkın delikanlısı ya da kahvede okeye dördüncü olur. Sözde bütün gün vatanı kurtarır ama garibim kendini bir türlü kurtaramaz...
Üçgenler; takım elbiseli ya da tayyörlüdür… Hem telefonla konuşup, hem koşuşturan, sürekli acelesi olan robotlardır. Üçgenlerin beklentileri uzamaya meyilli olmalarından dolayı çok büyüktür. Dik kafalarına vurula vurula uzamak yerine zamanla yassılaşır ve sonunda ‘yamuk’ haline gelirler.
Ben de ritüelin gereklerine uydum… Üçgenleştim…

Her sabah uyanıp, arabalardan oluşan bir sele kapılmak, bir binanın havasız odasına sürüklenip orada tıkılıp kalmak ve gün bittiğinde sel olmuş gene aynı yığın arabayla eve dönmek…
Hepsi bu kadar sanma… Kısa bir süre sonra yine tellerin ve kabloların gıcırdayan seslerini duymaya başlarsın… “Eee artık evlenmelisin… Seninde çocukların olmalı… Hadi yaşın geçiyor, elini çabuk tut… Yoksa tek başına yaşlanırsın… Hepimiz yaptık, sen de yap… Bu, hayatın ritüeli!”
Neden evlenmek zorundayım sorusunu bile soramadan, bir de bakmışsın, evlisin…! Evliliklerin de kendi içinde ritüelleri vardır. Her evlilik eninde sonunda zaman aşımına uğrar ve kadın erkek yerine, ritüel ne derse o olur...! Örneğin; ritüele göre, herkesin görev tanımı bellidir… Adam şunu yapar, kadın bunu...! “İyi de ben şunu yapsam olur mu?” “Ne münasebet, senin görevin bunu yapmak, otur oturduğun yerde…!”
Görevlerden biri de çocuk yetiştirmektir. Çocuk ruhlarını yıllar önce kaybetmiş anne ve babalar, nasıl olabiliyor da çocuk yetiştirebiliyor, hiç bilemiyorum. Yetişen; tek tip çiçek var... Aralarında bir tane bile ayrık otu bulamazsın… Sözde ‘muhteşem’ bahçede yayılmasınlar diye, ayrık otları filizlenmeden hemen sökülüp atılır… Hâlbuki doğaya bak…! Muhteşemlik, karmaşıklığın içerisinde saklı… Doğadaki bu eşsiz denge, insanın genlerine de kodlanmış durumda ama bizler çekiştire çekiştire bu genleri ‘çekinik’ hale getiriyoruz…
İşte doğal olmayan yollarla yaratılmış bu insanlar, bir çiçek ya da geometrik şekil, neye benzetirsen benzet, pek de bir şeye benzemiyor doğrusu… Her yerinden bağlanmış, kıpırdayamayan biri, yer yer robotlaşmış bir ucubeden bahsediyorum…
İsyan edesin geliyor... Bu gidişe bir dur diyesin…
Artık bu yaşımdan sonra da istediğim gibi yaşayım demeye gör, gene sesleri duymaya başlıyorsun… Her seferinde daha güçlü… Her seferinde daha acımasız…
“Yaşlandın artık… Çekil köşene… Ne gezip tozması… Ne beklentisi, ne umudu… Ölmeyi bekleyeceksin... Biz de öyle yaptık, elimizi ayağımızı çektik… Bu, hayatın ritüeli!”
Ne ritüelmiş be kardeşim!
Ritüelin kelime anlamında körü körüne bağlılık vardır. Soru sormazsın, sadece yaparsın… Üzerine hiç düşünülmemiş, hiç soru sorulmamış bu ritüelleri yapacağım diye ne hayatlar tükenip gitti... Benimse; günlerim, aylarım, yıllarım…! Boşa geçen zamanımın kim hesabını verecek? Ritüel mi?
Bu defa İstediğiniz kadar konuşun, artık duymuyorum sesinizi… Kulağımdaki orkestra artık benim istediğim şarkıyı çalıyor… Bundan sonra kalan zamanım, ne kadar kaldıysa, yeniden bana dönen çocuk ruhumun olacak…!
“Sen ritüelin dışına çıktın… Her şeyi bırakıp nereye gideceksin? Nasıl yaşayacaksın? Çemberin dışına çıkamazsın…!”
Nasıl yaşayacağım gerçekten? Nereye gideceğimi biliyor muyum? Yıllarca hapishanede kalıp dışarı çıktığında ne yapacağını bilemeyen bir insanın ürkekliği var üzerimde. Yeniden geri mi dönmeliyim? Yoksa cesaretimi toplayıp bilinmeyen bir geleceğe doğru gitmek mi kararım? Kabullendiğimiz bu ‘hayat ritüellerinin’ içinde mutluluk, sevgi, aşk gibi güzellikler de yaşayabiliyoruz… Ama bunlar çölün ortasındaki küçük vahalara benziyor. Oraya ulaşabilecek miyim? Ulaşsam, orada ne kadar kalabilirim? Dünya, öteden beri kabul ettiğimiz dünya değil aslında… Ne kadar güzel görünürse görünsün bir şeyin aynadaki aksi, o şeyin yerini tutamıyor…
İşte bu düşüncelere dalmışken aklıma ‘sorularım’ geldi. Bir kaçış yolu belirdi, gözümün önünde…
Çocukluğumdan beri biriktirdiğim sorulardan kendime eşsiz bir koleksiyon yapmıştım. Yalnız kaldığım zamanlarda, soruları sakladığım işlemeli kutusundan çıkartır, özenle tozunu alır, sonra aynı itinayla yerine kaldırırdım. Beni terk eden çocuk ruhumla tek bağlantım, cevapsız kalan bu sorulardı…
Bu defa cevabını bulamadığım soruları kaldırmak yerine, birbirine ekledim. Elimde upuzun bir halat oluştu. Bütün gücümü toplayıp atabileceğim en uzak yere fırlattım onu ve beklemeye başladım. Hiç kıpırtı yoktu. Avucumun içinde “Ne yapıyorum ben?” sorusuyla başlıyordu halat ve ucu kim bilir nereye gidiyordu.
Sıkışıp kaldığım bu yerde sonsuza dek kalma fikri tüylerimi ürpertti, bir anda… Hayat ritüeli diye dayatılanlar, yaşarken ölmekti… Hâlbuki ben coşkuyla yaşamak, her anın hakkını vermek için yanıp tutuşuyordum…
İşte tam o anda halatta bir hareketlenme oldu… Diğer ucunda ne vardı? Beni kurtacak olan şeyi düşündükçe, tarifsiz bir heyecan kapladı içimi… Sıkı sıkı tuttuğum halat beni öyle bir çekti ki, beynime ruhuma işlemiş bütün zincirler, teller, kablolar kopmaya başladı… Bazıları çok derine işlemişti, kanata kanata ayrıldı bedenimden… Acıdan gözlerimden yaşlar aktı… Ama koptu… Bütün bağlar bir bir koptu... Sorularımın peşine takılıp giden ben, artık özgürdüm… Sorularımın cevabını bulmak için özgür… Kendi hayatımın ritüelini yazmak için özgür…

“Ne yapıyorum ben?”
Artık bir cevabım var…
“Yaşıyorum…”