26 Temmuz 2012 Perşembe

Ne kadar zekiyiz?

Zekâ deyince ilk aklımıza gelen, zihinsel zekâ yani diğer bir deyişle IQ’dur. Hâlbuki zekâyı, IQ ile sınırlandırmak, bizler için yanıltıcı olacaktır. O halde, nedir zekâ?


Zekâ, 'parıltı' anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime... İçinde kendi ışığını barındıran bu kelimenin, yaşam boyu ışıldamanın peşinde olan hatta yıldızlarla aşık atmak isteyen insan için bir anahtar olduğunu söyleyebiliriz. İnsana hayal ettiği yaşamın kapılarını açan, gizemli bir anahtar…
Hepimizin farklı farklı dilekleri ve istekleri olsa da, dört temel ihtiyaç her birimizde aynıdır. Bu ihtiyaçlar; yaşamak, öğrenmek, sevmek ve ardında bir iz bırakmaktır. Temel ihtiyaçları karşılanmış bir insan, kendini eksiksiz, tam ve bütün hisseder. Bu da insanın mutluluk arayışının bitmesi anlamına gelir. Çünkü artık mutluluk çok uzakta bir yerde değil, insanın hemen yanında, içinde, dışında, her yerdedir.
Dört temel ihtiyacın karşılanması için dört farklı anahtar kullanırız. Tabii anahtarları nasıl kullanmamız gerektiğini biliyorsak… Çünkü eğer bilmiyorsak, bize verilen bu armağanlar zamanla işlevini kaybeder ve kullanılamadan paslanırlar.
Öyleyse alalım elimize büyüteçleri, anahtarları hep birlikte incelemeye başlayalım.
1. Anahtar: Fiziksel ya da bedensel zekâ (PQ Physical Quotient):
Birinci ihtiyacımız yaşamaktır. Shakespeare'in dediği gibi 'olmak ya da olmamak'taki olmaktır, yaşamak… Var olabilmek için gereken temel ihtiyaçlarımızı, PQ anahtarı ile sağlarız. Aslında fiziksel zekâ, bedenimizin kendi kendine gerçekleştirdiği, yaşamak için gereken işlevlerin (solunum, sindirim, dolaşım, iskelet kas, bağışıklık ve diğer hayati sistemler) yerine getirilmesini sağlayan bir zekâ türüdür. İnsan bedeni içinde her şey muntazam bir şekilde çalışırken, bizler farkında bile olmayız. Ama sistemde bir arıza olunca, hele ki bu geri dönüşü olmayan bir arızaysa, işte o zaman sağlığımız aklımıza gelir.
Oysaki bedenimizin dilinden iyi anlamalı, onu dinlemeli, verdiği tepkileri fark etmeye çalışmalıyız. Fiziksel zekâmızla ne kadar iyi anlaşırsak, vücudumuz bizi o kadar istekli taşıyacaktır. Bunun için, belki klişe de gelse, dengeli beslenme ve düzenli egzersizi yaşam stilimiz haline getirmemiz gerektiğini hatırlatmalıyım. Bu sayede daha uzun süre sağlıklı yaşayacağımız için, hayatın bize getirdiği mucizeleri yakalama şansımız da o ölçüde fazla olacaktır.
2. Anahtar: Zihinsel zekâ (IQ Intelligence Quotient):
İkinci ihtiyacımız öğrenmektir. Bu ihtiyacımızı karşılamak için zihinsel zekâ anahtarını kullanırız. IQ; çözümleme, akıl yürütme, soyut düşünme, dil kullanımı, zihinde canlandırma, kavrama becerisidir. Özellikle zihinde canlandırma, vizyonumuzun ya da diğer bir deyişle hayal gücümüzün gelişimi için elzemdir.
Eskiden kişilerin yetkinliklerinin belirlenmesinde IQ temel alınılırdı. Ancak zamanla duygusal ve ruhsal zekâların önemi anlaşıldıkça, IQ popülaritesini kaybetti. Çünkü anlaşıldı ki, bir insanın IQ'sunun yüksek olması, onu sosyal bir çevrede başarılı yapmaya yetmiyordu. Bireysel olarak farklı yönlerimizi keşfetmemiz, sistematik ve disiplinli çalışmamız, öğrenmemiz ve öğrendiklerimizi başkalarına aktarmamız, zihinsel esneklik kazanarak önyargılarımızdan arınmamız, zihinsel zekâmızın (IQ) gelişimi için olmazsa olmazlardır. Bunlar göz ardı edildiği takdirde, bizim için primat seviyesine doğru yavaş ama emin adımlarla bir dönüş söz konusu olacaktır.
3. Anahtar: Duygusal zekâ (EQ Emotional Quotient):
Üçüncü ihtiyacımız sevmektir. Sevginin anahtarı ise duygusal zekâdır. Bu ihtiyacımızı karşılamak için; kişisel motivasyonumuzu arttırmalı ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizi güçlendirmeye çalışmalıyız. Sosyal becerilerimizi geliştirmek için, iletişim kurarken önce anlamaya sonra kendimizi anlatmaya çalışmak çok önemlidir. İletişimde unutulmaması gereken bir diğer nokta da, kendi seçimlerimizin sorumluluğunu almamız gerektiğidir. Bunun için önce kendi duygularımızı fark edip onları yönetmeliyiz. "Ben şimdi bu olay karşısında ne düşünüyorum? Ne hissediyorum? Neden bu tepkiyi verdim? Neden tepkisiz kaldım?...vb" Sorun, kendinize… Cevaplardan korkmayın çünkü cevaplar çözüm için size yol gösterici olacaktır.
Yaşamımızın kontrolünü tamamen elimize aldığımızda, artık kurban olmak, tepkisel davranışlar ya da suçu başkalarına atmak gibi bizi başarısızlık devridaimine sürükleyen eylemlerden uzaklaşırız. Bunu gerçekten yapabildiğinizi bir düşünsenize... Sanırım hayat sizin için hiç olmadığı kadar sorunsuz, hiç olmadığı kadar dingin, hiç olmadığı kadar huzurlu olacaktır.
Duygusal zekâ kalpten gelir. Bizi başarıya götürecek olan, ne yapıyorsak onu sevgiyle, tutkuyla yapmamızdır. Çünkü o zaman yorulduğumuzu hiç hissetmeyiz, çalışmak büyük bir keyfe, hatta bir şölene dönüşür.
4. Anahtar: Ruhsal zekâ (SQ Spiritual Quotient):
Dördüncü ihtiyacımız bir iz bırakmaktır. Aslında yaşamdaki birçok şeyi bu ihtiyacımızı karşılamak için yaparız. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan bu anlam arayışıdır. Bunun için çocukluğumuzdan itibaren bize öğretildiği gibi erdemli insan olmak için çabalarız. Bunun için evleniriz, çocuk sahibi oluruz. Amaç dünyaya bizden bir iz bırakmaktır. Sanatçıların bıraktığı eserlerde de, tarihi kişiliklerde de, yine iz bırakma telaşı vardır. Kimi sevgiyle hatırlanır, kimi ise nefretle… İşte bu noktada, vicdanımızın yani ruhumuzun sesini dinleyerek iyiyi ve doğruyu seçmek, insanlık için, dünya için, daha büyük bir yarar uğruna çalışmak, hayatımızı anlamlandıracaktır.
Sahip olduğumuz bu dört anahtarı gelişigüzel kullanmak yerine, bedensel, zihinsel, duygusal ve ruhsal dengemizi sağlamak için kullanmalıyız. Örneğin duygusal olarak yaşadığımız üzüntüleri eksiklikleri, bedenimizi aşırı besleyerek tamamlamaya çalışmak, bizi obes ve sağlıksız bir duruma getirecektir. Ya da ruhsal olarak anlam arayışımızın sonuçsuz kaldığını düşünelim. Bu bizi depresyona ya da belki daha ileri boyutlarda zihinsel hastalıklara kolaylıkla taşıyabilir. Oysa Seneca'nın dediği gibi "En güçlü kişi, kendi gücünün hâkimi olandır."
Kendi gücümüzün hâkimi olmak için öncelikle denge gereklidir. Çünkü denge, içsel bütünlüğümüzü sağlayacak en önemli faktördür. Kendi içsel bütünlüğüne sahip olamayan kişiler, dış kaynaklardan kendilerine güvence ararlar. Bu arayış, insanı kaçınılmaz olarak 5 olumsuz davranışa iter. Bunlar;
-Eleştirme, -Yakınma, -Kıyaslama, -Rekabet, -Çekişme'dir.
Bu olumsuz davranışlar bulaşıcıdır ve geçtiği yerde yaşama sevincini yok eder. Toplumda kolayca yayılır, böylece insanlar arasında ve insanın kendi içinde bölünmeler ve ayrışmalar oluşur. Bu ayrışmalar bizi şüphesiz aşağıya çekecek, başarısızlığa ve mutsuzluğa itecektir.
Peki, bizler bu oyuna gelmeyecek kadar zeki miyiz? Kimler zekidir, kimler değildir? Zeki olmak, güzel bir iz bırakmaktır dünyaya… Zeki olmak, ne kadar mutlu yaşadığındır… Zeki olmak, bedensel, zihinsel, duygusal, ruhsal bütünlüğü ve dengeyi sağlamış olmaktır… Zeki olmak, yaptığın işi sevmek ya da sevdiğin işi yapmaktır… Zeki olmak, sevdiğin insanlarla birlikte olmak, sevmediklerini sevmeye çalışmak, eğer hiç mümkün değilse de oradan hemen uzaklaşmaktır. Zeki olmak, orada olmaktır sadece… Orada, tam ve bütün olabilmektir.
Şimdi elinizde dört anahtar, hayallerinize giden yolun kapısında beklerken, içeri girmek için sabırsızlandığınızı biliyorum. Çok zaman kaybettik belki… Çok yorulduk… Ama bir şiirlik daha zaman kaybetmişiz, çok mu? Ne de olsa Nazım Hikmet'in yaşamaya dair söyleyecekleri var bize… Kulağımıza küpe, kalbimize ışık olsun sözleri...
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani, bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamı ciddiye alacaksın,
yani, o derece, öyle ki ,
mesela kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
bembeyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel, en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin,
hem öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,

yaşamak, yani ağır bastığından…

25 Haziran 2012 Pazartesi

İŞTE GELDİK, GİDİYORUZ

Bir yaz… Peşinden bir kış… Sonra bir yaz daha… Ve yine bir kış… Arada gittikçe kısalan baharlar… Arada gittikçe sıkışan yaşamlar…
Zamanın içinde öyle bir zaman var ki, varla yok arasında bir yerde... İşte süregelen anlam arayışının bittiği yerdir orası… Sonsuzdur… Ama sonsuzluk seni korkutmaz, aksine hiç olmadığın kadar mutlusundur, hiç olmadığın kadar sensindir çünkü.  İşte o anların içine sıkışır yaşam… O anların içinde, hayat bulur her şey.
Geri kalan ise geçmek bilmez, insan için… Ya da öyle hızla geçer ki, nasıl geçtiğini kimse anlamaz! Ara sıra hayıflansa da, ara sıra pişman da olsa çok sürmez, insan bu zaman paradoksu içinde oyalanmasına devam eder. İş yerinde oyalanır, bir şeyler yazıp çizdirirken ya da o toplantı senin bu toplantı benim koştururken… Evde oyalanır, televizyonun karşısındaki kanepede… Sevgililerle oyalanır, aradı, aramadı, seviyor, sevmiyor, hadi evlenelim, hadi ayrılalım… Arkadaşlarla oyalanır, herkes kendi derdini anlatırken ve kimse kimseyi dinlemezken… Ailelerle oyalanır, birinin düğünü, diğerinin sınavı, öbürünün terfisi… Haberlerle oyalanır, Kürtaj yasaklansın mı? Nüfus patlatılsın mı? 4 + 4 + 4 kaç eder? Köprü nasıl geçilir? Ayıya dayı mı denmelidir?
Saatler dönüp dururken, bizim ne kadar zamanımız kaldı bilmiyoruz. Hepimizinki ayrı… Belki 30 yıl, belki de son 1 saatin içindeyiz. Kalan 30 yılı, geçen 30 yıl gibi boşa harcayacaksak, dolu dolu 1 saatimiz bile yok diyebiliriz. Basit bir mantıkla düşünürsek; başlangıcı olan her şeyin bir sonu varsa, bizim de bir sonumuz olması kaçınılmazdır. Ama insan kesin gözüyle bakılan ölümü kendinden çok uzakta bir yere yerleştirerek, yarattığı suni dünyaya geri dönmenin bir yolunu mutlaka bulur. Ürkütücü olduğu için göz ardı ettiği ve ancak cenazelerde hatırladığı son bile, doyasıya yaşamak için insanı motive etmeye yetmez.
Bana gelince, yüzümdeki çizgiler belirginleşirken ve artık insanlar yaşımı doğru tahmin ederken, düşünüyorum da, daha kaç tane yaz, kaç tane kış, böyle gelip geçecek. Böyle işte… Daha iyi yaşanabilecekken, böyle… Küçümsediğimden değil, ama yapmak istediğim onca şeyi düşündükçe, geriye kalan zaman insanı ister istemez endişelendiriyor. Bir telaş başlıyor insanda… Kalbim bir kuş gibi pır pır ederken, her seferinde alıyorum ben o kalbi, bir atışta beynini dağıtıyorum, geriye koca bir sessizlik kalıyor. Geçmişimden gelen ve geleceğe doğru uzanan bir sessizlik…
Oysa kalbi susturmak yerine sesini dinlesem, duymaya başlayacağım. Doğadaki tüm sesler gelecek kulağıma… Hatta güneşin, yıldızların sesi… Ay ışığının sesi hatta… Ve o sesler kulağıma fısıldayacak, yaşamın anlamını. Anın içine sıkışmış hayat, tüm zamana yayıldığında, kalan zamanın uzunluğu ya da kısalığı fark etmeyecek benim için. Çünkü içimdeki nehir, denizine kavuşmuş olacak. Berrak bir mavi… Özgür bir ben gibi…
Duymaya başlayınca anlıyorsun ki, evrenin sesi kendi iç sesinle aynı. Duyabilmenin ise tek bir yolu var, o da meditatif yaşamak… Bir mağaraya çıkın, insanlardan izole, aç susuz meditasyon yapın demiyorum size. Meditasyonu yaşamınız haline getirin diyorum. Nasıl mı? Ne yapıyorsanız tam anlamıyla, eksiksiz orada olun. Su mu içiyorsunuz, suyu bütün hücrelerinizde hissederek kana kana için… Sohbet mi ediyorsunuz, aklınızda başka hiçbir şey olmadan karşınızdakini dinleyin, konuşurken söylediğiniz her kelime başka birilerinden araklama değil sizden olsun. Çalışıyor musunuz, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi coşkuyla çalışın. Düşünüyor musunuz, Descartes gibi en derin düşüncelere dalın, ki böylece bu dünyada var olduğunuzu hissedebilin. Birine mi sarılıyorsunuz, öyle içten sarılın ki ruhlarınız birleşsin. Birini mi seviyorsunuz, karşılık beklemeden hesap kitap yapmadan bütün yüreğinizle sevin. Can Yücel’in dediği gibi; ‘Yaşadıklarını kâr sayma. Yaşadığın kadar yakınsın sonuna. Ne kadar yaşarsan yaşa, sevdiğin kadardır ömrün…’
Ve işte geldik…
Nazım Hikmet gibi biraz çakılından al, biraz da masmavi tuzundan… Sonsuzluğundan da biraz… Işığından da birazcık… Birazcık da kederinden…
Bir şeyler anlattın bize… Duyabildik mi? Evet, duyduk… Hepimiz duyduk…
İşte geldik, gidiyoruz…

1 Mayıs 2012 Salı

TOZ OLSAM


Bir şey yazmıyorum, uzun zamandır. Tek bir kelime bile… Uzun zamandır bu dünyada yokmuş gibiyim. Sanki her şeye dışarıdan bakıyormuş gibi. Sanki toz olmuşum da… Toz olmuşum da, uçuyorum havada…

Sonra aniden bir kızın saçına düşüyorum. O hareket ettikçe ben de hareket ediyorum. Güneş vuruyor üstüme. Rüzgâr havalandırıyor saçları… Okyanusta sörf yapıyormuşum gibi… Toz olduğumu unutuyorum aniden, kaptırıyorum kendimi bir dalgaya… Çok sürmüyor, bir el kendine çekiyor kızı… Kızın saçları adamın omzuna düşerken, benimle birlikte yuvarlanan diğer tozları görüyorum şimdi. Havada takla atanları… Korkuyla saç teline yapışıp kalanları…  Kendine yeni bir yer bulmak için sabırsızlananları… Her şey kararıyor sonra… Biraz sıcak, biraz nemli bir karanlık! Ölüm mü yoksa? Ölüm böyle bir şey olabilir mi diye soruyorum kendime… Çok uzakta belli belirsiz yanıp sönen bir ışık, cevap veriyor bana. Cennetteyim diyorum sevinçle… Işığa doğru gitmeliyim, ışığa doğru… Ama nasıl? Ayaklarım yok ki!

Biraz sıcak, biraz nemli bir karanlığın içinde duruyorum hareketsiz… Çok uzaktaki ışık yeniden görünüyor sonra… Ve büyüyor bir güneş gibi… Her yer aydınlandığında anlıyorum ki adamın omzundayım artık. Kızın dalgalanan saçları uzaklaşırken, adam bakıyor arkasından… Pişmanlığı bir yük gibi, omuzları eskisi gibi değil, gücünü kaybetmiş düşüyor iki yana… Ardı arkası kesilmiyor sigaraların. Hemen yanı başıma bir kül düşüyor.

Dışarı çıkınca anlıyorum ki gece olmuş. Az sonra bir mekandayız, neon ışıkları vuruyor üstüme… Bir maviyim, bir kırmızı… Çöken duman, üstümde bir ağırlık… Müziğin sesi bütün yeri titretirken, her yer mor oluyor şimdi... Omuzun ucunda tutunmaya çalışan bir tüy parçası daha fazla dayanamıyor bu harekete… Nereye gittiğini bilemeden, dumanın içine doğru çekiliyor. Bense, bundan sonra akıbetim ne olacak diye düşünüyorum. Zaten toz olmuşum anasını satayım, hâlâ ne düşünüyorum acaba? Yanımdaki kül pervasız! İyice sinirlerimi bozuyor.  

Çok geçmeden adam çıkıyor dışarıya. Yanında bir kız, be sefer ki kısa siyah saçlı… Şimdi üstümde o varken, ezilip büzülüyorum, çaresiz. Kızın saçları arasında buluyorum kendimi, zaman geçmek bilmiyor... Sonra gökyüzünden üstüme bir damla düşüyor, saydam ve serin, jöle kıvamında… Bir kabarcığın içindeymişim gibi hoşuma gidiyor, çocukluğumu hatırlıyorum. Ama ardından diğer damlalar yağmaya başlıyor. Kabarcık dağılıyor, ben savruluyorum. Öylesine güçleniyorlar ki damlalar, aralarına karışıp yeryüzüne düşüyorum. Kızla adam koşarak uzaklaşıyor oradan. Bizse kaldırımın kenarından var gücümüzle akmaya başlıyoruz. Nereye giderlerse, ben de oraya gidiyorum. Hemen üstümüzden bir fare geçiyor. Silkelendiğinde, fırça gibi tüylerinden dökülen damlalar karışıyor aramıza. Damlalar gökyüzündeki gibi değil artık, su gittikçe bulanıklaşıyor! Aramızdan bir kısmı, önümüze çıkan konserve kapağına tutunuyor. Bense tutunamayan diğerleri gibi sürüklenmeye devam ediyorum.

Bir tozun sonu nerede biter? İlerideki mazgalı gördüğümde, artık kaçmak için çok geç olduğunu fark ediyorum. Önümdeki damlalar bir bir mazgalın içine, karanlığa doğru çekilirken, ben yaklaşan sona sessizce teslim ediyorum kendimi… Zaten karanlıktı diyorum, ne değişecek? Biraz soğuk, biraz ıslak bir karanlık!

Düşmeden son kez bakıyorum gökyüzüne… Yıldızlar olanca güzelliğiyle parlıyor. Işık tarlası gibi… Toz olmadan önce ne şanslıymışım diyorum kendime. Ne özgürmüşüm! İstediğimi yapabilecek kadar özgür… O halde neden yapmadım? Beni tutan neydi? Keşke insan olabilmek için bir şansım daha olsaydı… Yeniden yaşamak için bir şans… İşte şimdi anlıyorum. Şimdi… Mazgalların arasından akıp giderken…

Evet, haklısın, bir şey yazmıyorum, uzun zamandır. Tek bir kelime bile… Neden diye sorma! Uzun zamandır bu dünyada yokmuş gibiyim. Sanki her şeye dışarıdan bakıyormuş gibi. Sanki toz olmuşum da… Toz olmuşum da, uçuyorum havada…