25 Haziran 2012 Pazartesi

İŞTE GELDİK, GİDİYORUZ

Bir yaz… Peşinden bir kış… Sonra bir yaz daha… Ve yine bir kış… Arada gittikçe kısalan baharlar… Arada gittikçe sıkışan yaşamlar…
Zamanın içinde öyle bir zaman var ki, varla yok arasında bir yerde... İşte süregelen anlam arayışının bittiği yerdir orası… Sonsuzdur… Ama sonsuzluk seni korkutmaz, aksine hiç olmadığın kadar mutlusundur, hiç olmadığın kadar sensindir çünkü.  İşte o anların içine sıkışır yaşam… O anların içinde, hayat bulur her şey.
Geri kalan ise geçmek bilmez, insan için… Ya da öyle hızla geçer ki, nasıl geçtiğini kimse anlamaz! Ara sıra hayıflansa da, ara sıra pişman da olsa çok sürmez, insan bu zaman paradoksu içinde oyalanmasına devam eder. İş yerinde oyalanır, bir şeyler yazıp çizdirirken ya da o toplantı senin bu toplantı benim koştururken… Evde oyalanır, televizyonun karşısındaki kanepede… Sevgililerle oyalanır, aradı, aramadı, seviyor, sevmiyor, hadi evlenelim, hadi ayrılalım… Arkadaşlarla oyalanır, herkes kendi derdini anlatırken ve kimse kimseyi dinlemezken… Ailelerle oyalanır, birinin düğünü, diğerinin sınavı, öbürünün terfisi… Haberlerle oyalanır, Kürtaj yasaklansın mı? Nüfus patlatılsın mı? 4 + 4 + 4 kaç eder? Köprü nasıl geçilir? Ayıya dayı mı denmelidir?
Saatler dönüp dururken, bizim ne kadar zamanımız kaldı bilmiyoruz. Hepimizinki ayrı… Belki 30 yıl, belki de son 1 saatin içindeyiz. Kalan 30 yılı, geçen 30 yıl gibi boşa harcayacaksak, dolu dolu 1 saatimiz bile yok diyebiliriz. Basit bir mantıkla düşünürsek; başlangıcı olan her şeyin bir sonu varsa, bizim de bir sonumuz olması kaçınılmazdır. Ama insan kesin gözüyle bakılan ölümü kendinden çok uzakta bir yere yerleştirerek, yarattığı suni dünyaya geri dönmenin bir yolunu mutlaka bulur. Ürkütücü olduğu için göz ardı ettiği ve ancak cenazelerde hatırladığı son bile, doyasıya yaşamak için insanı motive etmeye yetmez.
Bana gelince, yüzümdeki çizgiler belirginleşirken ve artık insanlar yaşımı doğru tahmin ederken, düşünüyorum da, daha kaç tane yaz, kaç tane kış, böyle gelip geçecek. Böyle işte… Daha iyi yaşanabilecekken, böyle… Küçümsediğimden değil, ama yapmak istediğim onca şeyi düşündükçe, geriye kalan zaman insanı ister istemez endişelendiriyor. Bir telaş başlıyor insanda… Kalbim bir kuş gibi pır pır ederken, her seferinde alıyorum ben o kalbi, bir atışta beynini dağıtıyorum, geriye koca bir sessizlik kalıyor. Geçmişimden gelen ve geleceğe doğru uzanan bir sessizlik…
Oysa kalbi susturmak yerine sesini dinlesem, duymaya başlayacağım. Doğadaki tüm sesler gelecek kulağıma… Hatta güneşin, yıldızların sesi… Ay ışığının sesi hatta… Ve o sesler kulağıma fısıldayacak, yaşamın anlamını. Anın içine sıkışmış hayat, tüm zamana yayıldığında, kalan zamanın uzunluğu ya da kısalığı fark etmeyecek benim için. Çünkü içimdeki nehir, denizine kavuşmuş olacak. Berrak bir mavi… Özgür bir ben gibi…
Duymaya başlayınca anlıyorsun ki, evrenin sesi kendi iç sesinle aynı. Duyabilmenin ise tek bir yolu var, o da meditatif yaşamak… Bir mağaraya çıkın, insanlardan izole, aç susuz meditasyon yapın demiyorum size. Meditasyonu yaşamınız haline getirin diyorum. Nasıl mı? Ne yapıyorsanız tam anlamıyla, eksiksiz orada olun. Su mu içiyorsunuz, suyu bütün hücrelerinizde hissederek kana kana için… Sohbet mi ediyorsunuz, aklınızda başka hiçbir şey olmadan karşınızdakini dinleyin, konuşurken söylediğiniz her kelime başka birilerinden araklama değil sizden olsun. Çalışıyor musunuz, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi coşkuyla çalışın. Düşünüyor musunuz, Descartes gibi en derin düşüncelere dalın, ki böylece bu dünyada var olduğunuzu hissedebilin. Birine mi sarılıyorsunuz, öyle içten sarılın ki ruhlarınız birleşsin. Birini mi seviyorsunuz, karşılık beklemeden hesap kitap yapmadan bütün yüreğinizle sevin. Can Yücel’in dediği gibi; ‘Yaşadıklarını kâr sayma. Yaşadığın kadar yakınsın sonuna. Ne kadar yaşarsan yaşa, sevdiğin kadardır ömrün…’
Ve işte geldik…
Nazım Hikmet gibi biraz çakılından al, biraz da masmavi tuzundan… Sonsuzluğundan da biraz… Işığından da birazcık… Birazcık da kederinden…
Bir şeyler anlattın bize… Duyabildik mi? Evet, duyduk… Hepimiz duyduk…
İşte geldik, gidiyoruz…

1 Mayıs 2012 Salı

TOZ OLSAM


Bir şey yazmıyorum, uzun zamandır. Tek bir kelime bile… Uzun zamandır bu dünyada yokmuş gibiyim. Sanki her şeye dışarıdan bakıyormuş gibi. Sanki toz olmuşum da… Toz olmuşum da, uçuyorum havada…

Sonra aniden bir kızın saçına düşüyorum. O hareket ettikçe ben de hareket ediyorum. Güneş vuruyor üstüme. Rüzgâr havalandırıyor saçları… Okyanusta sörf yapıyormuşum gibi… Toz olduğumu unutuyorum aniden, kaptırıyorum kendimi bir dalgaya… Çok sürmüyor, bir el kendine çekiyor kızı… Kızın saçları adamın omzuna düşerken, benimle birlikte yuvarlanan diğer tozları görüyorum şimdi. Havada takla atanları… Korkuyla saç teline yapışıp kalanları…  Kendine yeni bir yer bulmak için sabırsızlananları… Her şey kararıyor sonra… Biraz sıcak, biraz nemli bir karanlık! Ölüm mü yoksa? Ölüm böyle bir şey olabilir mi diye soruyorum kendime… Çok uzakta belli belirsiz yanıp sönen bir ışık, cevap veriyor bana. Cennetteyim diyorum sevinçle… Işığa doğru gitmeliyim, ışığa doğru… Ama nasıl? Ayaklarım yok ki!

Biraz sıcak, biraz nemli bir karanlığın içinde duruyorum hareketsiz… Çok uzaktaki ışık yeniden görünüyor sonra… Ve büyüyor bir güneş gibi… Her yer aydınlandığında anlıyorum ki adamın omzundayım artık. Kızın dalgalanan saçları uzaklaşırken, adam bakıyor arkasından… Pişmanlığı bir yük gibi, omuzları eskisi gibi değil, gücünü kaybetmiş düşüyor iki yana… Ardı arkası kesilmiyor sigaraların. Hemen yanı başıma bir kül düşüyor.

Dışarı çıkınca anlıyorum ki gece olmuş. Az sonra bir mekandayız, neon ışıkları vuruyor üstüme… Bir maviyim, bir kırmızı… Çöken duman, üstümde bir ağırlık… Müziğin sesi bütün yeri titretirken, her yer mor oluyor şimdi... Omuzun ucunda tutunmaya çalışan bir tüy parçası daha fazla dayanamıyor bu harekete… Nereye gittiğini bilemeden, dumanın içine doğru çekiliyor. Bense, bundan sonra akıbetim ne olacak diye düşünüyorum. Zaten toz olmuşum anasını satayım, hâlâ ne düşünüyorum acaba? Yanımdaki kül pervasız! İyice sinirlerimi bozuyor.  

Çok geçmeden adam çıkıyor dışarıya. Yanında bir kız, be sefer ki kısa siyah saçlı… Şimdi üstümde o varken, ezilip büzülüyorum, çaresiz. Kızın saçları arasında buluyorum kendimi, zaman geçmek bilmiyor... Sonra gökyüzünden üstüme bir damla düşüyor, saydam ve serin, jöle kıvamında… Bir kabarcığın içindeymişim gibi hoşuma gidiyor, çocukluğumu hatırlıyorum. Ama ardından diğer damlalar yağmaya başlıyor. Kabarcık dağılıyor, ben savruluyorum. Öylesine güçleniyorlar ki damlalar, aralarına karışıp yeryüzüne düşüyorum. Kızla adam koşarak uzaklaşıyor oradan. Bizse kaldırımın kenarından var gücümüzle akmaya başlıyoruz. Nereye giderlerse, ben de oraya gidiyorum. Hemen üstümüzden bir fare geçiyor. Silkelendiğinde, fırça gibi tüylerinden dökülen damlalar karışıyor aramıza. Damlalar gökyüzündeki gibi değil artık, su gittikçe bulanıklaşıyor! Aramızdan bir kısmı, önümüze çıkan konserve kapağına tutunuyor. Bense tutunamayan diğerleri gibi sürüklenmeye devam ediyorum.

Bir tozun sonu nerede biter? İlerideki mazgalı gördüğümde, artık kaçmak için çok geç olduğunu fark ediyorum. Önümdeki damlalar bir bir mazgalın içine, karanlığa doğru çekilirken, ben yaklaşan sona sessizce teslim ediyorum kendimi… Zaten karanlıktı diyorum, ne değişecek? Biraz soğuk, biraz ıslak bir karanlık!

Düşmeden son kez bakıyorum gökyüzüne… Yıldızlar olanca güzelliğiyle parlıyor. Işık tarlası gibi… Toz olmadan önce ne şanslıymışım diyorum kendime. Ne özgürmüşüm! İstediğimi yapabilecek kadar özgür… O halde neden yapmadım? Beni tutan neydi? Keşke insan olabilmek için bir şansım daha olsaydı… Yeniden yaşamak için bir şans… İşte şimdi anlıyorum. Şimdi… Mazgalların arasından akıp giderken…

Evet, haklısın, bir şey yazmıyorum, uzun zamandır. Tek bir kelime bile… Neden diye sorma! Uzun zamandır bu dünyada yokmuş gibiyim. Sanki her şeye dışarıdan bakıyormuş gibi. Sanki toz olmuşum da… Toz olmuşum da, uçuyorum havada…

14 Şubat 2012 Salı

AŞK NEREYE, BİZ ORAYA

Sevgililer günü geldi, kutlu olsun.
Ben çocukken 14 Şubat diye bir gün yoktu. Yani vardı da, hatırladığım kadarıyla diğer günlerden farksızdı. Sonra büyüdüm… Ama yine bir şey değişmedi, uzunca bir süre bu günden habersiz yaşadım. Sadece ben değil bütün ülke bihaberdik aslında. Bir gün gelip, sevgililer günü kutlamaları resmiyete döküldüğünde, sanki hep hayatımızdaymış gibi hemen benimseyiverdik bu günü. Kırmızı güller, hediyeler dağıldı dört bir yana. Eller birbirine kenetlenince, Şubatın bu soğuk ve karlı günü ısınmaya başladı, bahara dönüştü.

Sevgilisi olmayanlar içinse; 14 Şubat zaman geçtikçe, şiddetini artırarak, sinir bozmaya devam etti. Kaldırılması için kampanyalar başlatanlar oldu. Misilleme parti düzenleyip eğleniyoruz izlenimi verenler... İstemem yan cebime koy diyenler… Eski sevgililerden medet umup telefon bekleyenler… Bekledim de gelmedin diye ağlayıp zırlayanlar… Ama ne yapsalar olmadı, her sene o malum gün yine geldi ve yine çattı.

Sevgililer günü nedir, ne değildiri iyice bir anladıktan sonra, gelelim bütün bunların derinliğinde ne olduğu sorunsalına... Geçen sene bu zamanda ‘Aşk öldü mü?’ yazısını yazmışım. ‘Yaşasın aşk, sen çok yaşa’ diye bitirmişim cümlelerimi… Bir yıl geçmiş, ne ben o benim artık, ne de düşüncelerim o düşünceler… Her şey değişmiş, değişen diğer şeyler gibi… İki yazı önce romantiktim, şimdiyse romantizmden çok uzakta bir yerde konuşlandım. Buradan bakınca görüyorum ki, insanın gerçek aşkı arayışı trajikomik bir hal almış. Herkes arıyor ama bulan kimse yok! Bir efsane… Tamamen uydurulmuş! Yinede bu efsanenin gerçekliğine inanan insanlar için hayata bağlanma nedeni aşk… Ütopik bir erkek/kadın çizilmiş kafada ya da başka birileri senin yerine çizmiş. Yahu diyorsun, bu adam kafamdaki adamın yanında karikatür kalır. Diyelim olmayan birini zorla oldurdun, yinede hep bir şeyler eksik, hep bir şeyler yarım... Ve sen o bir şeylerin ne olduğunu bilmeden aramaya devam edip duruyorsun. Sonra hiç beklemediğin anda biri takılıyor gözüne. İşte bu diyorsun, kafamdaki adam resmen ete kemiğe büründü. Ama bu defa da Schopenhauer’in teorisi çıkıyor karşına. Yani sen istediğin kadar hayatımın aşkı de, eğer doğacak çocuk sağlıksızsa bu iş olmuyor! Bütün mesele türün devamı, aşk ta neyin nesi diyor Schopenhauer.

Schopenhauer’a göre erkekleri eş bulmada etkileyen şeyler; yaş, üreyebilirlik, sağlık, kemik yapısı, tombulluk ve çehreymiş. Kadınları ise; güç ve cesaret etkiliyormuş. Ayrıca kadının çocuğuna veremeyeceği şeyler de seçimde önemliymiş. Mesela; omuz genişliği, kas gücü, sakal ve benzeri şeyler… O yüzden çirkin bir erkek bal gibi de seviliyor, erkeksi olmayan erkek ise uzak durulası bir hal alıyor haliyle. Bir ilişkide beklenilenin entelektüel bir diyalogdan çok, hayvansal içgüdülerin tatmini doğrultusunda olduğunu söyleyen Schopenhauer’in aşkla ilgili başka neler söylediğini merak ediyorsanız, Aşkın Metafiziği’ni mutlaka okumanızı öneririm.

Düşünüyorum da, aşk ister içgüdüsel olsun ister uydurma bir hikaye ne fark eder. Eğer kalbini titretebiliyorsa aşk, eğer yaşam hiç olmadığı kadar güzelse senin için, eğer aklın başında değilse artık, bu tuhaf halinin sonuna kadar tadını çıkarmalısın. Çünkü sayısız olasılık ve bu olasılıklara bağlı sayısız olasılık varken, bir daha aynı şans seni bulur mu yada sen onu bulur musun, bilinmez… Bir bakarsın zaman doğru değildir, bir bakarsın mekan doğru değil… Bir bakarsın iki yanlış bir doğruyu, aşkı alıp götürmüş. Bir bakarsın sen sen değilsindir artık, o da o değil… Yani işin aslı; her şey sorgulanır sorgulanmasına da, aşka gelince hiç ama hiç soru sorma… Ama illâ bir soru soracaksan kendine, Can Yücel’in sorduğu gibi olsun sorun.

“Boş ver be yaşı başı, aşk var mı aşk sen ondan haber ver?”

Sevgililer gününüz kutlu olsun.