3 Kasım 2010 Çarşamba

Chicago’da Ağlayan Kız

Birkaç gündür ne yazmam gerektiği konusunda kararsızdım… Yarım kalmış cümleler, bazen paragraf haline gelse de, çöp kutusunda birikmeye devam ediyordu... Ama bugün, ne yazacağımı, işaretleri takip ederek bulmayı başardım…
Uzun süredir devam eden sağanak yağmur, bugün bitti… Gökyüzü, güneşe ve çevresindeki küçük beyaz bulutlara kaldı… Havaalanına giderken arabanın camından gökyüzüne baktım… Güneş, pamuktan yapılmış tahtına oturan bir kraliçe edasıyla parlıyordu… Ve o parladıkça, ışık huzmeleri bulutların arasındaki boşluklardan yayılıyor, yeryüzü aydınlanıyordu… Güneşin dokunduğu her yer yeniden hayat buluyordu adeta… Yüzüme dokunduğunda gözlerimi kapattım, bedenim ve ruhum ısınmaya başladı… Gözlerimi açtığımda havaalanındaydım… Biraz önce gördüğüm o eşsiz manzaranın içine gireceğimi düşündükçe heyecanlanıyordum… Mono Lisa’nın arkasından el sallamak ya da Dali’nin yel değirmenleri arasında koşmak gibi bir şeydi bu…
Kısa bir süre sonra yükselmeye başladık… Yükseldik, yükseldik, yükseldik ve artık bulutların üstündeydim… O eşsiz tablonun tam ortasında… Bu kadar yüksekteyken, aşağıda olan her şey birer küçük noktaya dönüşmüştü… Tüm endişeler, sıkıntılar, korkular, hayatın içinde olan ve tahammül edemediğin her şey, başka bir dünyada kalmıştı sanki… Yukarıdan bakmak, insanı bir kuş kadar hafif hissettiriyordu… Ne de olsa üstümdeki tüm ağırlıklar geride kalmıştı… Güneş yanı başımda beklerken, işte o anda derin bir nefes aldım…
‘Burada sonsuza kadar kalabilirim.’ dedim, içimden… ‘Burada aydınlanabilirim…’
Bir süre sonra önümdeki dergiye gözüm takıldı… Dergiyi elime alıp, sayfaları gelişigüzel çevirmeye başladım ve birden Chicago müzikalinin fotoğraflarını gördüm… ‘İşte bu…’ dedim. ‘Chicago’da ağlayan kızı yazmalıyım…’ Böylece ‘Chicago’da ağlayan kız’ın ilk cümleleri gökyüzünde, güneşin koynunda yazılmaya başlandı…
Eğer bana hayatımı bir film gibi yaşama şansı verselerdi, benim filmim mutlaka müzikal olurdu…
Singin in the rain, West side story, The wizard of oz, Cabaret, Gilda, Seven brides for seven brothers, The little princess, Down to earth, Annie ve daha hatırlayamadığım birçoğu…
Çocukluğumda bu müzikallerin başrolünde olduğumu hayal eder, onlar gibi şarkı söyleyip, dans etmeye çalışırdım... Böylece ışıltılı bir dünyanın kapısı sonuna kadar açılırdı, benim için… Ama zaman geçtikçe anladım ki; hayatın müziğini duymak ve onun eşliğinde dans edebilmek için çocuk olmak lazımmış... Büyüdükçe, bu müzikaller televizyonlarda hiç görülmez oldu… Çocukluğumdan kalma silik bir anıya dönüştüler... Ta ki sinemaya 2002 yapımı Chicago filmi gelene kadar... İki saat nasıl geçti bilmiyorum... Çocukluğumun renkli kahramanları geri dönmüştü… Bu defaki kahramanlarım Renee Zellweger, Catherine Zeta Jones ve Richard Gere’di… Filmden o kadar etkilendim ki, çıkar çıkmaz ilk işim müziğini almak oldu. Dinledikçe bu müzikalin sadece bir müzikal olmadığını, aynı zamanda çocukluğuma ve hayallerime tekrar dönmemi sağlayacak bir rehber olduğunu fark ettim…
İşte benim için efsane olmuş bu müzikal, geçenlerde İstanbul’a geldi. Sahnede de izleyebileceğimi düşündükçe, içim içime sığmıyordu... Ama buna karşılık çevremde kimsede o heyecandan eser bulamamıştım… Açıkçası çok da önemli değildi, kimin gelip kimin gelmediği… Bilet fiyatları uçmuş durumda olsa da ayağıma kadar gelmiş olan bu şöleni sahnede izlemeliydim ve izledim de...
1920’lerde Chicago’da geçen bu müzikal, şöhret olma arzusu ile yanıp tutuşan Roxie Hart’ın hikâyesini anlatır. Kocası Ames, öldürdüğü Fred Casely, hayranlık duyduğu şarkıcı Velma Kelly, parayla çalışan gardiyan Mama Morton ve diğer suçlular ona bu hikâyede eşlik eder… Savunma avukatı Billy Fllyn cinayetten suçlu bu kadınları para karşılığı masum kişilere dönüştürmekte, medya ise bu hikâyeyi parlatarak halka sunmaktadır. Aralarında tek suçsuz olan Macar kız, halkın tezahüratları ve alkışları altında idam edilirken, adaletin yerle bir oluşunu görürsünüz…! Chicago’da şöhrete giden her yol mubahtır… Ancak türlü dalavereyle elde edilmiş olan şan, şöhret, para, güzellik ya da aşkın ne Chicago’da ne de başka bir şehirde kalıcı olamayacağı anlatılır, bu müzikalde…
90 yıl sonra ne mi değişti? Sadece ‘sözde’ kahramanların isimleri...!!! Yoksa hikâye, hep bildiğimiz hikâye…!  Ama bu hikâyeyi diğerlerinden farklı kılan; müziğin, dansın ve estetiğin mükemmel uyumuna iki saat boyunca şahit olabilme şansıdır…
Chicago’da beni en etkileyen karakterlerden biri Roxie’nin silik kocası Ames’ti...
Ames kimsenin onu görmediğinden yakınır... Kimsenin onu duymadığından… Yanından geçip gittiklerinden ama fark etmediklerinden… Sonunda çok fazla vaktinizi aldım deyip, başı öne eğik sahneyi terk eden Ames’i düşündükçe, aklıma bizler geliyor… Sesimizi duyuramayan bizler…!
O gün sahnede müzikali izlerken, ‘ben buradayım, beni de yanınıza alın, beni de o büyülü dünyaya götürün’ diye sahnedekilere bağırmak istedim ama tıpkı Ames gibi boğazıma bir şey düğümlendi, sesim çıkmadı… Sahnedekiler oyunun sonunda seyircileri selamlarken, alkışlarla birlikte, içimde garip bir ürperti oluştu… Herkesin yüzünde aynı gülümseme varken, ben gülümseyemedim… Gözyaşlarım aktı, sessizce…
Evet, ben Chicago’da ağlayan kızım...
Coşkudan ağladım belki… Belki biraz kıskançlıktan… Biraz da pişmanlıktan… Belki oyunun bitmesi ile veda ettim, çocukluk hayallerime… Ya da sordum… Başkalarının dünyaları içinde hapsolan beni..? Belki de farkına vardım… Neyi mi fark ettim? Yaşadığın hayatı sevmek ile sevdiğin hayatı yaşamak arasındaki ince çizgiyi…
Şimdi siz de normal bir zamanınızı düşünün… Normal ve gayet sıkıcı bir günü yaşadığınızı… Her şeyin gri tonlarında olduğu bir günü… Trafikte bekliyorsunuz… Ya da biri karşınızda boş boş konuşuyor… O konuştukça sıkıntıdan beyninizin boşaldığını hissediyorsunuz… Ya da işte sıkıcı bir toplantının en sıkıcı yerindesiniz… Ya da paraya sıkıştınız, kara kara düşünceler başınızın üstünde… Biri sizi terk etti, az önce… Ya da siz birini terk ettiniz, içiniz acıyor… Ya da uzun süredir kimse yok hayatınızda, kaldırımda dalgın dalgın yürüyorsunuz…
İşte tam o sırada orkestra çalmaya başlıyor… Sis bulutları dağılıyor etrafa… Ve sahne artık sizin… Şimdiye kadar söylemek isteyip de söyleyemediğiniz her şeyi söyleme fırsatı var önünüzde… Hem de dans ederek ve şarkı söyleyerek… Üzerinizdeki kıyafetler bir anda parıltılı elbiselere dönüşüyor ve bulunduğunuz mekân da sahneye… Ben nasıl dans ederim ya da hayatımda hiç şarkı söylemedim ki diyorsunuz belki… Bunların hepsi bahane… Tek yapmanız gereken, yaşamın müziğini duymaya çalışmak… Ve onun eşliğinde gönlünüzce, içinizden geldiği gibi dans etmek…
Sahnedekiler ve seyirciler…!
Seyirciler karanlıkta, sahnedekiler ise ışıl ışıl parlıyor…
Karanlığın içindeki herkes ayakta, coşkuyla alkışlıyorlar yıldızlarını… Bense sanki biraz sonra olacakları hissetmişim gibi yerimden kalkamıyorum…
Ağlarken gözlerim ışıldadı önce… Sonra ışık tüm bedenime yayıldı… Yüzümde bir gülümseme belirdi aniden… Ve gülümseme, yanaklarımdan akan gözyaşlarıyla birleşti… Sonra ne mi oldu? Gökkuşağı oluştu…   
Gökkuşağı çıktı mı, cennet ile dünya arasında köprü kurulur, imkânsızın geçidi açılır derler… Mitolojide ise gökkuşağının tanrıçası, insanlara iyi haberler ulaştıran İris’tir… Kanatları gökkuşağı renginde olduğu için bizler gözün renkli kısmına İris diyoruz… O yüzden hepimizin dünyaya açılan kapılarında, gökkuşağının bir parçası var…
Ve şimdi, gökkuşağının içindeyken, gözbebeğim düşlerin renginde artık…
Biliyorum ki, bundan sonra hayatım, tam da dilediğim gibi, müzikal bir film tadında olacak…
Çünkü ben Chicago’da ağlayan kızım…

20 Ekim 2010 Çarşamba

KELİMELERİN SIRRI

Baksana, kelimeler havada uçuşuyor…! Pervasızca bırakmışlar, onları… Pervasızca, ziyan etmişler…
Birleştirmeye çalışsan da, nafile… Elinde hep aynı cümleler var… Aynı kelimelerin aynı cümleleri…!
Eskiden paha biçilmezken, artık orta malı olmuşlar… Değerleri gitmiş, içleri boşalmış…!
Herkesin ağzında sakız olmuş bu kelimeleri, hadi şimdi siz çiğneyin diye veriyorlar ağzımıza… Çürümeye yüz tutmuş sakızı, etrafın dayatmalarıyla bir güzel çiğnemeye başlıyoruz. Sonra da bu koku nereden geliyor diye soruyoruz birbirimize… Çürümüşlüğün kokusu içimizi kapladıkça, kelimeleri tüketmek de kâfi gelmemeye başlıyor ve sonunda tüketim, bir çeşit deliliğe dönüşüyor. Öyle bir delilik ki bu, önümüze çıkan her şeyi tüketiyoruz. Dokunduğumuz… Tattığımız… Dinlediğimiz… Gördüğümüz her şeyi…!
Söylediklerimi daha iyi anlamak istiyorsanız; her şey dahil otellerin açık büfelerinde olan bitene bir bakın… Onların arasına girmeden sadece uzaktan izlediğinizde, yemekleri tabaklarına doldurup taşırmak için yarışan insanları göreceksiniz. Taşan yemeklerden bir kısmı yerde (üstüne basılıp ezilmiş), bir kısmı bırakılan tabakların içinde (sinekler konmuş), bir kısmı da obez bir insanın kıyafetiyle bütünleşmiş halde olacak. Ve gözlerinizin önünde bir mahalleyi doyuracak kadar yemeğin dev bir atığa dönüşmesine şahit olacaksınız…!
Ya da modanın kölesi olmuş insanları düşünün. Bu sene soytarılık moda denildiyse, hiç çekinmeden, bir an bile kafa yormadan soytarı kıyafeti giyebilen, insanların bir yılda kazandığı maaşın on katını giysiye, çantaya ya da saate verip, hevesi geçince onu bir kenara atan tüketme delisi kadınlar, adamlar ve çocukları bir düşünün…
Aslında yukarıdaki örneklerden daha da vahim olanı; bilgiyi, sanatı, ilişkileri ve zamanı tükettiğimiz gerçeğidir. Bunların her biri tek tek bakıldığında, insan hayatı için olmazsa olmazlar… Ama üzerimizde hiçbir iz bırakamıyorlar artık… Kısa bir an için coşku duysak da, onları özümseyemiyoruz.
Bilgi demişken; internetten toplama Kafka’nın, Goethe’nin ya da Sheakspeare’in sözlerini, kendininmiş gibi aktarmak marifet sayılıyor günümüzde. Ki bu dehaların yazdığı kitapların tek bir sayfası çevrilmeden aktarılıyor, bu sözler…! Gereken değer verilmediği için de hemen unutulup gidiyor… Tıpkı sanat gibi… Tıpkı ilişkiler gibi… Ve tıpkı biz tutamadan akıp giden zaman gibi…
Çağın hastalığı olan ‘tüketim deliliği’, ilk olarak kelimeleri tüketmemizle başladı. Etrafta çok sayıda kelime olsa da, hepsi anlamını yitirmiş…! Ne kadar süslesen de, ne kadar allayıp pullasan da nafile, sakilliğini örtemiyorsun…
İşte bizler bu kelimelerle aşkı dile getirmeye çalışıyoruz. Bu kelimelerle dile gelen, aşk mıdır acaba? Aşk dile gelemeyince, kalbe ulaşamadan sönüp gitmez mi? Biz onu aşk zannetsek de, o sadece yüzeydeki bir anlık his değil midir? Var olamamış aşktan geriye, anlaşılması zor, karmakarışık bir oyun kalır. ‘Güç kimde?’ oyunu…!
Hayatın anlamını da bu içi boş kelimelerle arayan bizleriz. İzin verildiği kadarını bulmakla yetinenler de yine biz... Peki, hayat yetinmek midir, sadece? Tahammül etmekten mi ibarettir? Aynı kelimelerle söylenenleri yaptıkça mı hayat anlamlanır? Yoksa bizim için yazılmış bu basmakalıp senaryoya direnç göstermek, hatta meydan okumakla mı anlarız hayatı?
Ne yaparsan yap, görmüyor musun, havada uçuşan bu boş kelimelerle olmuyor…! Bu kelimelerle olan; düşünmeyen, araştırmayan, sorgulamayan, nezaketten erdemden yoksun bir insan güruhu… Ve o insan güruhundan da sadece şiddet ve nefret doğuyor… Eğer sen güruhun bir ferdiysen; marka tutkunu bir geri zekâlı olmakla, geri kafalı olmak arasında tercih yapmak durumunda kalıyorsun… Bu kelimeleri kullandığın sürece, anlayacağın illa bir şeylerden geri kalmak, kaderin…!
Hayal meyal hatırladığımız özgürlük, barış, aşk, sevgi, saygı, sadakat, dürüstlük, arkadaşlık, dostluk, vefa… Nerede bu kelimeler? Geçmişte varlardı… Ama artık toprağın altında gömülü olmalılar…
Onlara ulaşabilmek için yüzeyden derine doğru gitmeliyiz. Ancak derinler için daha başka kelimelere ihtiyacımız var. Görünenlere değil görünmeyenlere… Görünmeyeni görecek kadar yürekli olmaya…!
John Lennon'ın Imagine şarkısında söylediği gibi bizler aslında tek başımıza değiliz. Eğer insana yaraşır şekilde yaşamak bir mücadeleyse, bu mücadelenin tohumları çoktan filizlenmeye başladı. Hatta bazıları çiçek açtı bile…
Ve son olarak, bu yazı da tükenip bitmeden; politikacıların, medyadakilerin, patronların, efendilerin ağzındaki kelimelerden bıkanlara iki kelime önermek istiyorum. Şu sıralar kimsede bulunmayan, çok değerli iki kelime…
Bu kelimelerden biri CESARET… Diğeri ise UMUT…
Kendi cümlenizi kurmaya işte bu kelimelerle başlayabilirsiniz.
İnanın bana, cesaret ve umut olduğu sürece gerisi gelecektir…

29 Ağustos 2010 Pazar

Şimdi Oy Kullanma Zamanı


İnsanoğlu dediğin düşünebilen canlı, trilyonlarca hücreden oluşmuştur. Hücreler dokuları, dokular organları, organlar sistemleri ve sistemler insanı meydana getirir. Her hücre, vücutta elzemdir ve mutlaka bir işe yarar. Ama bazı hücreler var ki, kontrolünü kaybedip farklılaşarak kanserli dokulara dönüşebilir. Bu dokular önce organları istila eder ve zamanla tüm vücuda yayılarak, hem kendilerini hem de insanı öldürürler.
İnsanlar da, hücreler gibi...!
Dünyayı anlamlandıran insanı sağlıklı bir hücreye benzetirsek, varoluş nedenini bilmeyen bir insanı ölü ya da kanserli bir hücreye benzetebiliriz. Ölüdür çünkü hiçbir tepki vermeden öylece olanı biteni seyreder. Hastadır çünkü ‘anlamı’ kendi gibi hasta hücrelerde bulmuştur. Bulduğu anlamın, tüm canlıyı yok oluşa sürükleyebilecek tehlikeli bir güç olduğunun farkına varamaz, bir türlü... İşte bu gücün arkasına korkak gibi saklanmak, sağlıklı hücreyi hasta ettiği gibi insanı da doğduğuna pişman eder…! Çünkü arkasına saklanılacak bir güç yoktur, ortada… Gücün ‘sen’ olduğunu, sana unutturtanlara kim olduğunu gösterebilmektir, asıl maharet…
Bunu anlamak için geçmişle yüzleşmeliyiz…
Tarih boyunca üzerimizde deneyler yapıla yapıla ne yazık ki; kobay geldik, kobay gidiyoruz...
Neler yapmadılar ki…! Bazen bizi saldırganlaştırıp, birbirimize düşürdüler… Bazen de bizlerden; düşünmeyen, araştırmayan, okumayan, sadece dayatılanla yetinen vurdumduymazlar yaptılar… Ama ısrarla, ısrarla bize koyun gibi davranmanın en doğrusu olduğu gösterildi… Çünkü sözde diğer koyunlarla beraber güvende olacaktık… Bizim için bir grubun arkasına sığınmak, hem korkularımızla baş etmemizi sağladı hem de yapamayacaklarımızı yapar durumu getirdiği için egomuzu tatmin etti… Ama geçiciydi…!
‘Sen çölde bir kum tanesi, okyanusta bir damlasın…’ diye tekrarlayıp durdular, habire…
Bilmezler ki, bütün haşmetiyle yeryüzünü kaplayan okyanus, damlalardan ibarettir…
Ya da bir kum tanesi olmasa, sonra diğeri, sonra bir diğeri…!
Nasıl oluşurdu, hepimize hayat veren toprak?
Öyleyse şimdiye kadar küçümsenmiş, aşağılanmış ‘ben sen o’ kendimize dönüp bir kez daha bakmalıyız. Orada varlığımızla şekillenen bir dünya bulabiliriz belki… Ya da arkasına sığındığımız güçlerden daha büyük bir güç…!
Gelelim sadede… Biliyorsunuz, referandum yaklaştı… Televizyonda gazetede eş dost sohbetinde; aynı haberler, aynı yüzler, aynı sözler dönüp duruyor...! Bu kadar gürültü içinde ben sana seslenmek istiyorum…
Ne yapacağını bilmeyen ve bilmek istemeyen sana…
Aman bana ne, ülkeyi benim oyum mu kurtaracak diyen sana…
Ben bilmem, beyim bilir, babam bilir, anam bilir deyip, kimin neyi bilip bilmediğini sorgulamadan oyunu vermeyi düşünen sana…
Yediği, yedirildiği yere ihanet etmek istemeyen, sınırsızca yemeğe devam etmek isteyen sana…
Ben köyde bir ailenin 6. çocuğu Ayşe’ye seslenmek istiyorum…
Bir adamın ikinci karısı, Fatma’nın kuması Emine’ye…
Emekliliğini bekleyen Ahmet’e…
İşsiz Ali’ye…
İşçi Veli’ye…
Üniversite öğrencisi Ebru’ya…
Baba parası yiyen Murat’a…
Müdür Dilara’ya…
Çoban Murtaza’ya…
Ben sadece ‘sana’ seslenmek istiyorum… Bu yazıyı okuyan sana…
Gelin, bu sefer üzerimize çökmüş bahisçileri yanıltalım… Alışkanlıklarımızın, konu komşunun, medyanın homurdanmalarını duymadan, içimizden gelen sese kulak verelim… Bizden bekleneni yapmayıp, seçimlerde oyumuzu kullanalım… Çünkü eğer biz seçmezsek, bizim yerimize birileri seçecek… Ve o birileri, çok uzak diyarlardan müdahale edecek, hayatımıza…
Oyunuzu kullanmadan önce, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini bir kez daha okuyun derim… Eğer okursanız geleceği tüm çıplaklığıyla gören bu dehanın sözlerinden çok şey çıkarabilirsiniz. Bizi pasifleştirmeye çalışan dahilî ve harici bedhahların hâlâ var olduğunu görebilmek gibi…!
Bir oy neyi değiştirir diye hâlâ soruyorsan eğer… Bil ki, her şeyi değiştirebilir…! Tıpkı bir hücrenin insanı, bir insanın dünyayı değiştirebileceği gibi…
Farz edelim oy verdim, neyi seçeceğim, kötünün iyisini mi diye soruyorsan da… Sana cevabım ‘Sorma…!’ olacak… Çünkü sorduğun sürece yerinde sayacaksın…
Unutma ki; koşmak istiyorsan ama koşamıyorsan, şimdi bir adım atmadığın sürece hiçbir zaman koşamayacaksın demektir…
İşte bu yüzden şimdi oy kullanma zamanı… Senin, benim, onun için…