
Gözlerimi kapattığımda, düşünüyorum.
Ve neden hayat böyle diye soruyorum, kendime.
Kendim, sessizce bekliyor…
Cevabı bulamıyor, bir türlü…
Sessizliği dinlemeye başlıyorum.
Sessiz bir zihin, sessiz bir dünya…
Dümdüz bir çizgi gibi biteviye…
Ve bir nehir gibi, akıp giden…
Kendimi, o nehrin sularına bırakıyorum.
Bedenim suya değdiğinde, ‘çın’ diye bir ses duyuluyor.
Ve ardından, ruhum…
Tıpkı bir cam gibi kırılıyor, kırılıyorum…
Uyanmak istesem de, nehir ayaklarımdan çekiyor.
Hızla düşüyorum, karanlığa doğru…
Yine o ses… Sağır edercesine şiddeti artıyor.
Çın, çın, çın, çın, çın…Ve bitti…!
Sonrasını hatırlamıyorum.
Nasıl bir rüya bu?
Her gece gördüğüm, aynı rüya…
Her gece neden aynı rüyayı görür, insan?
Sevdiğinle kavuştuğun bir rüya olsa, her gece görmek için sabırsızlanabilirsin. Ama böylesine garip bir rüyaya zaman geçtikçe ne takatin kalır, ne de tahammülün! Gözlerini kapatmamak, hiç uyumamak çözüm gibi görünse de, bu defa insomnia denen illetin içinde hapsolup kalırsın... Yinede bilirsin ki, bu sadece bir rüyadır… Eninde sonunda biter ve yerini diğer rüyalara bırakır…
Ya aynı rüyayı gözün açıkken görüyorsan? İşte o zaman gözünü aç ya da kapa, ne fark eder! Hayat karabasanın ta kendisi olur, senin için…
Günler, hep aynıdır… Yüzler ve maskeler değişse bile insanlar, hep aynı…
Yaşananlar, hep aynıdır… Yaşanmayanlar, hep aynı…
Söylenenler, hep aynıdır… Karın ağrısı, hep aynı…
Televizyonda gördüklerin… Gazetede okudukların… Kahramanlar ve suçlular, hep aynıdır…
Çözüm ne? Bu karabasandan kurtulmanın bir yolu var mı?
Var olanı değiştirmeye çalışmak çok zor, biliyorum. Öyle bir sinmiş, öyle bir kokuşmuş ki her şey, temizlemekle çıkartılmaz diye düşünüp, kılımızı kıpırdatmamayı seçiyoruz. Dayatılanla yetinmek erdem sayıldığından, bu cinayetin kılıfı da hazır oluyor böylece…
Katil belli… Ben, sen, o…!
Peki, öldürülen kim?
Zaman…! İçinde yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, dakikalar saklı…
Öldür, öldür, hıncımız bitmiyor, bir türlü… Öfkemiz zamana mı? Yoksa hep aynı monotonluğunda devam eden hayat mı bizi sinirlendiriyor?
‘Hep aynılıktan’ kurtulmanın bir yolu olmalı… Ama ne?
“Orada, bir yol var uzakta… O yol bizim yolumuzdur… Gitmesek de, görmesek de… O yol bizim yolumuzdur…” diyenler, çok oldu… Alışkanlıkları geride bırakmak zor geldiği için hepsine gülüp geçtik… Kimsenin geçmediği o renkli yollar, söylemden öteye gidemediğinden her gün aşındırdığımız o otobanla birleşti… Renksizliğin içinde yitip gitti, bütün renkler…
Aynı rüyayı görmek; ne acı ki, bizim tercihimiz, bizim kaderimiz oldu.
Ama yinede benim bir fikrim var…
Önce ben kendi karanlıklarımı temizlemeye başlasam… Ve ardından etrafımdaki küçük dünyayı temizlesem… Sonra sen temizlesen, ruhunu ve çevreni… Bir süre sonra birleşmez mi, o küçük yörüngeler? Birleşip kocaman bir dünya haline gelmez mi?
Edward Lorenz, Kelebek Teoreminde; ufak değişikliklerin, büyük ve öngörülemez sonuçlar ortaya çıkarabileceğini ileri sürmüştür. Buna göre; bir kelebeğin kanat çırpması, dünyanın öbür ucunda bir kasırga yaratabilecek kuvvettedir... Ve fırtına bir kez çıktı mı, bunu engellemek bir daha mümkün olmaz…
Öyleyse bizim için de ‘hep aynı’yı yaşadığımız bu rüyadan uyanmanın vakti geldi… Kelebek olup, kanatlarımızı çırpmanın tam sırası… Bağları kopartıp, özgürce uçabilmek için…
Şimdi anladım, korkulacak bir şey yokmuş…
Ve ben gökyüzünden bakınca artık net olarak görebiliyorum.
Orada, bir yol var…

