24 Aralık 2012 Pazartesi

MONET’İN BAHÇESİNDE GEZERKEN

Sakıp Sabancı müzesi bu günlerde 10. kuruluş yılı şerefine, empresyonizmin en güçlü isimlerinden ressam Claude Oscar Monet’i ağırlıyor. Hazır Monet ayağımıza kadar gelmişken gidip görmemek olmazdı tabii. Monet’in bahçesini görmek için müzeye gittiğimde, o gün sanki gökyüzü delinmişçesine bir yağmur vardı. Ama içimdeki sanat aşkı yağmur çamur dinler mi hiç İliklerime kadar ıslanmış da olsam, büyük bir heyecanla Emirgan’daki müzeye ulaşmayı başardım.
Girişte sizi otobüsler karşılıyor ve onlarla yukarıdaki müzeye dönüştürülmüş olan köşke ulaşıyorsunuz. Otobüsler yağmur nedeniyle mi vardı, yoksa hep mi oradaydılar, açıkçası bilemiyorum. Her neyse, otobüsün orada olması, sonuç olarak beni biraz daha ıslanmaktan kurtarmış oldu. İçeri girdiğimde bu yağmurda gelen tek kişinin ben olmadığımı görmekse, inanın beni çok sevindirdi. Çocuklar, yaşlılar, her yaştan sanatsever müzeyi tıka basa doldurmuştu.
Sergiye gitmeden önce Monet’i birkaç ünlü tablosu dışında pek bilmiyordum. Tablolarının yanında ressamın yaşam öyküsü, sanatsal gelişim süreci uzun uzun açıklanmıştı. Video gösterisini de izleyince Monet ile ilgili daha detaylı bilgi edinmiş oldum. Özellikle itiraf etmem gerekir ki, biraz önce tablosuna baktığım Monet’in bahçesine ait mekanları, videoda gerçek halleri ile görmek çarpıcı bir deneyimdi.
Monet, empresyonist yani izlenimci bir ressam. Hatta bu akımın kurucularından biri. Nedir empresyonizm? Empresyonizmde sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alır, gerçekçiliği ikinci plana atarak kişisel yorumunu ön plana çıkarır, yani kendi hayalini resmeder diyebiliriz. İzlenimcilik terimi, Monet’in ünlü tablosu “İzlenim-Gün doğumu’ndan” geliyor. Monet, resimlerinde fırça darbeleriyle istediği renk ve ışık etkisini yaratmayı başarmış bir sanatçı. Tablolara yakından bakıldığında bu etkiyi anlamak çok zor. Ancak biraz uzaktan baktığınızda resmin içindeki derinliği keşfedebiliyorsunuz. Ve bu keşif insanda ister istemez bir tebessüm oluşturuyor.
Monet’in çocukları Jean ve Michel’in resimleri o kadar gerçekti ki, bende hala yaşıyorlarmış izlenimi bıraktı diyebilirim. İki çocuğun yüzünde de nedense hüzün vardı. Hele ki Jean’ın doğumundan sonra ressamın parasızlıktan Seine nehrinden atlayarak intihara teşebbüs ettiğini bilmek, bu hüznü daha da arttırıyordu sanırım. Monet’in ilk eşinin ölmüş halini resmetmesi biraz ürkütücü olsa da, Giverny’deki evinin bahçesini çizdiği tablolar, özellikle zambaklar, çok etkileyiciydi. Aynı görüntünün farklı zamanlarda çizilmiş halleri Monet’in ışık ve renkle nasıl oynayabildiğinin bir kanıtı. Fakat son zamanlarında katarakt olması nedeniyle tablolarının karmakarışık bir hal aldığını söyleyebilirim. Yine de her tablo sanki Monet tarafından imzalanmış kadar karakteristikti. Katarakt hastaları genellikle kırmızı renk ağırlıklı görürler. Bu sebeple Monet’in son zamanlarında yaptığı resimlerde kırmızı rengi baskın olarak görüyoruz. Bence böyle muhteşem bir ressamın katarakt olup görememesi, gerçekten büyük bir trajedi… Bu hastalık olmasaydı kim bilir hangi sanat eserleri daha ortaya çıkacaktı. Belki de ışık ve renk oyunlarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz kadar güzel eserlerle karşılaşacaktık.
Müzeden ayrılırken bahar havası estiren Monet’in bahçesinden çok, içimde tıpkı çocuklarının yüzünde gördüğüm gibi sadece hüzün vardı. Belki hayat hikayesi, belki de resimlerin bende bıraktığı izlenim, sebep her ne olursa olsun, böyle bir sanatçının hayatı çok daha farklı olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama sonra yağmurun altında yürürken fark ettim ki, yaşamı bize getirdikleriyle olduğu gibi kabul etmek en doğrusu. Monet katarakt olmasaydı kırmızının bolca kullanıldığı o karmaşık ama bir o kadar da etkileyici tabloları hiçbir zaman göremeyecektik. Belki gözleri görseydi yaptığı tablolar bu kadar iz bırakmayacak, hatta hayal kırıklığı bile yaratacaktı, kim bilir. O yüzden her şeyi olduğu gibi kabul etmeli insan. Olduğu gibi olan şey, bir şeyin en mükemmel halidir çünkü…  Çünkü çoğu zaman mükemmellik,  bir kusurun içine gizlenmiş olabilir. Tıpkı Monet’in son dönem eserlerinde olduğu gibi…

23 Kasım 2012 Cuma

İÇİMDEKİ ÇOCUK

Erol Günaydın’ı kaybettik…  Onun deyimiyle ‘bir tanıdık gitti aramızdan’.

“İçimde hep bir çocuk var.” derdi… “Beni hiç bırakmıyor ama gitsin de istemiyorum…”

Ama o çocuk gitti işte... Baktı ki bu dünya artık hiç eğlenceli değil, bağıra bağıra söylesen de duymuyor, gözüne soksan da görmüyor… O çocuk Erol Günaydın’ı  da alıp, çok uzaklara gitti…

Bizimse kendi içimizde unuttuğumuz çocuk  geliyor aklımıza… Derin bir uykuya yatırdığımız çocuk. Belki de Erol Günaydın’ı diğer insanlardan ayıran en büyük özellik işte buydu. Son nefesine kadar içindeki çocuk onunla birlikte yaşadı. Güler yüzü, naif kişiliği, sanatçılığı, nezaketi, kaybetmediği değerleri ile günümüzün insanından çok farklı bir yerde olan Erol Günaydın, son röportajlarında “Kaç kişi kaldık ki zaten.” diyordu. “Bir elin parmağını geçmez.” .

Kaç kişi kaldılar gerçekten. Nedense hep iyi yürekli insanlar ölüyor… Bizlerse arkalarından ağlıyoruz. Herkes bir şeyler söylüyor. Hatta bu durumu kendi reklamı için kullananlar bile var aralarında… Konuşup duranlar hiç ölmüyor ama… Ölümsüz olduklarını sanmayın, ölüyorlar ölmesine de kimsede bir iz bırakmadıkları için ya biz duymuyoruz yada duysak da umursamıyoruz. Böylece hep iyiler ölüyor gibi geliyor bize… Onlar bir iz bırakıyor çünkü… Yürekte derin bir iz…

İşte o izin peşinden gitmenin bir yolunu bulmalıyız. Böylece onca çaba boşa gitmesin… İzler birbirini takip edip bir yol oluştursun. Ve o yol, insanlık için sonuna kadar açılsın…

Mesela Erol Günaydın… Nasıl bir insandı düşünün…  İşine aşkla bağlanmış, paradan, şandan, şöhretten işini üstün tutmuş biri… Hiçbir zaman başrol oynamadı belki ama son nefesini verinceye kadar hala tiyatro yapmayı düşünüyordu. Hayatı boyunca bir rolü küçümseyip ben oynamam demedi, hiç gocunmadan sahnenin dekorasyonuna kadar, bir el de o attı… Üzgün yüzleri sıcacık gülümseyişiyle neşelendirdi. İçindeki çocuğu hiç öldürmedi. Hastayken bile ona çalışma şevkini veren, o çocuktu işte… Hayatla dalgasını geçen, eğlenen eğlendiren de işte o çocuktu…

Biz ne yapıyoruz peki ? Bizden istenen kimliklere bürünüp rol yapıyoruz. Neye bağlıyız ki, işe aşkla bağlı olalım. Yolunu bulursak hemen satıyoruz her şeyi.  Yaşlandığımızda ise bir ayağım çukurda deyip kendimizi bırakmak kolayımıza geliyor. Yapacak çok şey varken, bu kadar yeter diyoruz. Ne yaptın ki, bu kadar yeter! Bir de Erol Günaydın’a bakın; son nefesinde sahneye çıkacaksın deseler koşa koşa giderdi eminim. Bu enerji nereden geliyordu? O sevimli, o uslanmaz çocuktan… Enerjinin kaynağı işte o çocuktu.  

Oscar Wilde demiş ki; “Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan, en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar.”

Pablo Neruda’nın Yavaş Ölüm (Muere lentamente) diye bir şiiri var… Bende İsimsiz adlı kitabımda onun şiirine cevaben bir şiir yazmıştım. Onun şiirinden küçük bir kesiti paylaşacağım sizinle… Sonra da kendi yazdığım cevap niteliğindeki şiiri…

“Aşkta veya işte bedbaht olup yön değiştirmeyenler,

Rüyalarını gerçekleştirmek için risk almayanlar,

Hayatlarında bir kez dahi mantıklı tavsiyelerin dışına çıkmamış olanlar,
Yavaş yavaş ölürler…”

İşte bu aşamada benim şiirim devreye giriyor. Bakalım ben ne diyorum?

“Ama ben… Ben yavaş yavaş ölmek istemem…

Öleceksem hemen şimdi…

Yaşayacaksam, sonsuza dek…

Yeni rotalara yelken açmazsam eğer…

Eğer aynı limanda demirleyip kalırsam…

Sığ sularda sallanıp durursam habire…

Yavaş yavaş çürüyüp gider, bu gemi…

Ben yavaş yavaş çürümek istemem…”

Evet ben Palo Neruda’nın dediği gibi yavaş yavaş ölmek istemiyorum… Ben Oscar Wilde’in tanımladığı yaşamdan kaçanların içinde de olmak istemiyorum. Eminim siz de aynı fikirdesinizdir. Yeteri kadar kaçmadık mı zaten… Yeteri kadar korkmadık mı… Yeteri kadar yetinmedik mi, razı olmadık mı… İçimizde uyuttuğumuz çocuğu artık uyandırmanın zamanıdır şimdi. Gerisini de fazla düşünmeden, ona bırakmalıyız aslında… Çocuk deyip geçmemek lazım, o çocuk seni sen yapacak güce sahip tek varlık… O çocuk, sana yaşam enerjisi verecek tek kişi… Mutluluğu başkasında arayanlar, o çocuk sana mutluluğun tarifini kulağına fısıldayacak… Öyle ki, onun dediğini yaptığında bir de bakacaksın, sen de iyi insan olmuşsun, merhametli olmuşsun, cesur olmuşsun, yaratıcı olmuşsun, üretken olmuşsun, özgür olmuşsun…  Bir de bakacaksın ki, değer sıralamasında para en aşağıya düşmüş senin için… Sevgi ise en tepede… Hayatın anlamı değişmiş. Hatta yoksa bir anlamı, hayat anlam kazanmış… Öyleyse hala neden dinlemezsin o çocuğu?  Neden kulak vermezsin? Bırak, içinden gelen o sesin dediği gibi yaşa hayatı…

Aslında pek de umutlu değilim. Bu yazıyı kaç kişi okuyacak, kim bilir… Okuyanlardan kaç kişi bu yazıdan bir anlam çıkaracak inanın bilmiyorum. Çünkü geçen yazımda bir dernek kurdum hatırlarsanız, Ayrıkotu Derneği… Süre gelen sistemden o kadar ayrı bir yerde ki, derneğin üye sayısı benimle beraber üç olarak kaldı! Oysa o dernekte hayal üretecektik hep birlikte… Yinede umutsuzluğu bir kenara bırakıp “Ne yapayım?” diye soruyorum içimdeki çocuğa. “Yaz…” diye cevap veriyor. “Ne olursa olsun yazmaya devam et… Bir gün, yüreklerde saklanmış o çocuklar yeniden hayat bulacak.” Ve ben o gün geldiğinde, hiçbir şeyin boşuna olmadığını bir kez daha anlayacağım. Ölümün bile…

3 Eylül 2012 Pazartesi

AYRIK OTU DERNEĞİ


Evet, en sonunda anladım, benim şu sıralardaki durumum tam olarak bu… Huzursuz ruh sendromu...
Bunun için öncelikle taze bir ruhu alırsın. Yeni yeşermiş, umut dolu olanından…  Önceden hazırlayıp yağladığın bir kalıbın içine körpe ruhu sokmaya çalışırsın. O kalıp olmadıysa, diğer kalıp… Olduruna kadar devam edersin bu işleme… Ruhların büyük bir çoğunluğu bir süre sonra insan olma kimliğini bir kenara bırakıp kalıp içine girmeye razı olurlar. Kendi rızasıyla kalıbın içine sıkıştırılan ruh, kurutulmak üzere raflara, diğer kalıpların yanına bırakılır. Ama huzursuz ruh sendromu olanlarda durum biraz farklıdır. Bu ruhları bir kalıba yerleştirmek mümkün değildir. Çünkü mutlaka bir yerden bir çıkıntı yaparlar!  
Huzursuz ruh sendromu bende ne zaman, nasıl başladı tam olarak bilmiyorum. Belki de kendimi bildim bileli vardı. Şimdi düşünüyorum da, belirtileri yıllar önce çıkmaya başlamış olabilir. Çocukluğumdan beri sürekli gördüğüm bir rüyam var benim. Rüyama göre, uzaylılar insan kılığına girmiş ve ben insanları uzaylıların ellerinden kurtarmaya çalışıyorum. “Beni takip edin, şu yoldan gideceğiz!” diyorum, arkamdakilere… Gölgelerin gücü adına, bu rüyada kimse tutamıyor tabii ki beni… Zorlu mücadelelerin ardından, rüyanın kahramanı olan ben, insanlığı uzaylılardan kurtarmayı başarıyorum.  
Gelin, benim bu kronikleşen rüyamın gerçek hayattaki izdüşümüne bir bakalım.
Ben, benim yine…
Uzaylılar, günümüzün sürü psikolojisiyle hareket eden insan görünümündeki koyunları oluyor. Bunları tanımlamak istersek; ne verilirse onu alan, insana ait erdemlerin hiçbirini taşımayan, düşünme, analiz, yorumlama gibi yetilerini tamamen kaybetmiş, tüketen ve tüketen ve yine tüketen bir tür olarak tanımlayabiliriz.
Bu türün sayısı o kadar çok ki, her yerdeler! Hangi taşın altına baksan, bundan yüzlercesini görebilirsin. Terör, savaş, enflasyon, yalan, dolan, aklına ne kadar felaket gelirse hepsinin tek sorumlusu her şeye tepkisiz kalan bu koyunlardır işte! Her koyun sürüsünün başında bir kurt bulunur. Ama kurdu ayrı bir tür sanmayın sakın, o da başka bir sürünün koyunudur çünkü. Sürüde kimse fincancı katırlarını ürkütmez, zaten dışlanmamak için buna teşebbüs bile edemezler. Böylece koyun sürüleri kendi aralarında mutlu mesut yaşayıp, çoğalmaya ve dünyayı işgal etmeye devam ederler.
Rüyada kurtarılan insanlara gelince, bunlar insan olan insanları temsil etmektedir. Her ne kadar dünyamız koyunların işgali altında gibi görünse de, yeryüzünde hala insanların var olduğu gerçeğini yadsıyamayız. İnsan dediğimiz insanlar biraz çıkıntı olsalar da, biraz kurallara karşı gelseler de, özlerini kaybetmemişlerdir. Bu yazıyı okuyan sen de onlardan birisin belki. Üstüne koyun postu serseler de, belli ki olmuyor, yapamıyorsun! Huzursuz ruhun peşini bırakmıyor çünkü. Neden böyle diye soruyorsun defalarca… Nasıl değiştirebilirim diye kafa patlatıyorsun. Hiçbir şey değiştiremeyince de kendi kabuğuna çekilip içindeki isyan ateşini söndürüyorsun hızla.  Şu malum fincancı katırlarını ürkütüp, sürüyü rahatsız etmemek için… Ama unutma sen insansın! Ve bir koyun gibi yaşamayı hak etmiyorsun. Öyleyse hala durduğun ne?  “Beni takip et, şu yoldan gideceğiz!”
Gidelim gitmesine de, nasıl? Ben kalıplara girmekle meşgul olup kahraman olmaktan uzaklaştıkça, huzursuz ruh sendromum şiddetlendikçe şiddetleniyor… Buna dayanmak gerçekten zor! Çünkü dünyadaki varlığımın nedenini artık çok iyi biliyorum. Tıpkı rüyamdaki gibi insanları kurtarmak ve bir kahraman olmak...
Ve şimdi, tam şu anda, koyunlara karşı birleşmek üzere bir dernek kuruyorum. Adı; Ayrık otu… Sloganı: “Dünyayı kurtaracağız! Yaşasın insan olan insanın dayanılmaz yaratım gücü…” Bu derneğin açılmasında bütün yasal prosedürler bir kenara bırakılıyor haliyle. Dernek tüzüğü hayallerden  ibaret, tek üyesi olan benim tarafımdan rengarenk bir deftere yazılıyor. Ve sizi bekliyorum, siz insanları… Bir gün sayımız artacak ve koyunlara karşı başlattığımız bu savaşı kazanacağız, biliyorum.  
Belki Don Quijote gibi kitaplara öylesine dalacağım ki, güneşin batışından doğuşuna kadar bütün gecelerimi ve şafaktan gün batımına kadar bütün günlerimi kitapların başında geçireceğim. Az uykuyla ve çokça okumayla beynim öyle kuruyacak ki, aklımı yitireceğim belki. Yel değirmenlerine karşı savaşırken, yanımda Sancho Panza bile olmayacak… Yinede yılmak bana göre değil. Koyun olup yaşamaktansa, bir kahraman gibi ölmeyi yeğlerim.
Günün birinde bu hikayeyi duyan birilerinin küçük yeğenime yaklaşıp “Teyzen bir kahramandı.” demelerini ve hikayemi anlatmaya başlamalarını isterdim.
“Kimsenin geçmediği o yol var ya, işte oradan geçti teyzen... Defalarca düştü, defalarca kalktı… Savruldu, hiç olmayacak yerlerde buldu kendini… Ama ne olursa olsun yılmadı, geri döndü ve o yolda yürümeye devam etti. Başı her zaman dik, hiç ödün vermeden… Sonra ne mi yaptı? İnsanların uyanmasını sağlamak için Ayrık Otu derneğini kurdu. Yıl 2012. Düşün, kaç yıl geçmiş üstünden… Bu dernekte ne yapıldığını hep merak etti koyunlar. Ama hiçbir zaman bilemediler! Sana bir sır vereyim mi? Ama aramızda kalsın... O dernekte hayal üretiliyordu, hala da üretiliyor... Bu hayaller sayesinde koyunların sayısı iyice azaldı. Ne mutlu ki, artık insanlık çoğunlukta…”.
Biliyorum ki; hikayenin sonuna gelindiğinde, ben hiçbir baltaya sap olamamış ta olsam, bir çocuğun gözünde kahraman olabileceğim. Böylece ruhumun huzursuzluğu sonsuza dek bitecek…
İşte tam o sırada bir çalılıkta karatavukların sesi, gürgen dalında öten güvercinin sesi duyulacak belki. Ve ben dünyadan gelen bu selama gülümseyeceğim sadece…