Sakıp Sabancı müzesi bu günlerde
10. kuruluş yılı şerefine, empresyonizmin en güçlü isimlerinden ressam Claude Oscar
Monet’i ağırlıyor. Hazır Monet ayağımıza kadar gelmişken gidip görmemek olmazdı
tabii. Monet’in bahçesini görmek için müzeye gittiğimde, o gün sanki gökyüzü
delinmişçesine bir yağmur vardı. Ama içimdeki sanat aşkı yağmur çamur dinler mi
hiç İliklerime kadar ıslanmış da olsam, büyük bir heyecanla Emirgan’daki müzeye
ulaşmayı başardım.
Girişte sizi otobüsler karşılıyor
ve onlarla yukarıdaki müzeye dönüştürülmüş olan köşke ulaşıyorsunuz. Otobüsler
yağmur nedeniyle mi vardı, yoksa hep mi oradaydılar, açıkçası bilemiyorum. Her
neyse, otobüsün orada olması, sonuç olarak beni biraz daha ıslanmaktan kurtarmış
oldu. İçeri girdiğimde bu yağmurda gelen tek kişinin ben olmadığımı görmekse,
inanın beni çok sevindirdi. Çocuklar, yaşlılar, her yaştan sanatsever müzeyi
tıka basa doldurmuştu.
Sergiye gitmeden önce Monet’i
birkaç ünlü tablosu dışında pek bilmiyordum. Tablolarının yanında ressamın yaşam
öyküsü, sanatsal gelişim süreci uzun uzun açıklanmıştı. Video gösterisini de
izleyince Monet ile ilgili daha detaylı bilgi edinmiş oldum. Özellikle itiraf
etmem gerekir ki, biraz önce tablosuna baktığım Monet’in bahçesine ait mekanları,
videoda gerçek halleri ile görmek çarpıcı bir deneyimdi.
Monet, empresyonist yani
izlenimci bir ressam. Hatta bu akımın kurucularından biri. Nedir empresyonizm? Empresyonizmde
sanatçı doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı
duygu ve düşünceleri esas alır, gerçekçiliği ikinci plana atarak kişisel
yorumunu ön plana çıkarır, yani kendi hayalini resmeder diyebiliriz. İzlenimcilik
terimi, Monet’in ünlü tablosu “İzlenim-Gün doğumu’ndan” geliyor. Monet,
resimlerinde fırça darbeleriyle istediği renk ve ışık etkisini yaratmayı
başarmış bir sanatçı. Tablolara yakından bakıldığında bu etkiyi anlamak çok
zor. Ancak biraz uzaktan baktığınızda resmin içindeki derinliği
keşfedebiliyorsunuz. Ve bu keşif insanda ister istemez bir tebessüm oluşturuyor.
Monet’in çocukları Jean ve
Michel’in resimleri o kadar gerçekti ki, bende hala yaşıyorlarmış izlenimi
bıraktı diyebilirim. İki çocuğun yüzünde de nedense hüzün vardı. Hele ki
Jean’ın doğumundan sonra ressamın parasızlıktan Seine nehrinden atlayarak
intihara teşebbüs ettiğini bilmek, bu hüznü daha da arttırıyordu sanırım. Monet’in
ilk eşinin ölmüş halini resmetmesi biraz ürkütücü olsa da, Giverny’deki evinin bahçesini
çizdiği tablolar, özellikle zambaklar, çok etkileyiciydi. Aynı görüntünün
farklı zamanlarda çizilmiş halleri Monet’in ışık ve renkle nasıl oynayabildiğinin
bir kanıtı. Fakat son zamanlarında katarakt olması nedeniyle tablolarının
karmakarışık bir hal aldığını söyleyebilirim. Yine de her tablo sanki Monet
tarafından imzalanmış kadar karakteristikti. Katarakt hastaları genellikle
kırmızı renk ağırlıklı görürler. Bu sebeple Monet’in son zamanlarında yaptığı
resimlerde kırmızı rengi baskın olarak görüyoruz. Bence böyle muhteşem bir
ressamın katarakt olup görememesi, gerçekten büyük bir trajedi… Bu hastalık
olmasaydı kim bilir hangi sanat eserleri daha ortaya çıkacaktı. Belki de ışık
ve renk oyunlarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz kadar güzel eserlerle
karşılaşacaktık.
Müzeden ayrılırken bahar havası
estiren Monet’in bahçesinden çok, içimde tıpkı çocuklarının yüzünde gördüğüm
gibi sadece hüzün vardı. Belki hayat hikayesi, belki de resimlerin bende
bıraktığı izlenim, sebep her ne olursa olsun, böyle bir sanatçının hayatı çok
daha farklı olabilirdi diye düşünmekten kendimi alamadım. Ama sonra yağmurun
altında yürürken fark ettim ki, yaşamı bize getirdikleriyle olduğu gibi kabul
etmek en doğrusu. Monet katarakt olmasaydı kırmızının bolca kullanıldığı o
karmaşık ama bir o kadar da etkileyici tabloları hiçbir zaman göremeyecektik.
Belki gözleri görseydi yaptığı tablolar bu kadar iz bırakmayacak, hatta hayal
kırıklığı bile yaratacaktı, kim bilir. O yüzden her şeyi olduğu gibi kabul
etmeli insan. Olduğu gibi olan şey, bir şeyin en mükemmel halidir çünkü… Çünkü çoğu zaman mükemmellik, bir kusurun içine gizlenmiş olabilir. Tıpkı
Monet’in son dönem eserlerinde olduğu gibi…

