5 Ekim 2011 Çarşamba

YAŞAMIN BİR ANLAMI OLSA, BU NE OLURDU?

Dünyada uzun zaman geçirdim. Kimine göre kısa gelebilir. Ama bence oldukça uzun…


Geçirdiğim bu uzun zamandan sonra geldiğim noktadan, ama hâlâ zamanın içinde bir yerde, yaşamıma bakıyorum. Bir ders çıkarmam, bir şey öğrenmiş olmam gerekiyormuş gibi geliyor. Ne de olsa dünyaya gelmemizin bir anlamı olmalı, öyle değil mi? Dünyada gelmiş, geçmiş ve gelecek her insanın bir gün gelip karşılaşacağı kaçınılmaz soru bu… “Neden geldik? Neden gidiyoruz?”

Bu anlam arayışı, içindeki çelişkilerle beraber kafaları meşgul ederken, neden sorusunu soran onca düşünürün artık var olmadığı gerçeği, ne kadar düşünürsen düşün bir şeyleri değiştiremediğini gösteriyor galiba. Böylece korkuyla karışık tedirginlikle arayış içine giren insan, hayata anlamlar yüklemeye başlıyor. Kimi bir düşünce akımına teslim ediyor kendini… Kimi en yakınında bulduğu bir inanca sığınıyor… Kimi başka insanlarda arıyor anlamı… Kimi ise ‘ne kadar çok para o kadar çok anlam’ sözünü yaşamının tek ve vazgeçilmez manifestosu haline getiriyor.

Buna ‘değer’ diyor, bilenler. Benim için önce ailem gelir gibi. Önce para, önce aşk, önce iş, önce din, önce sağlık, önce millet, önce ben… Her ne bulduysa, ona sıkı sıkı bağlanıp tutunmaya çalışan insanoğlu ya da kızı için malum soru rafa kaldırılıyor bir süre. Ama gün geliyor, bulduğu çok değerli anlam avuçlarının arasında dağılıp giderken, aynı soruyla yine baş başa kalıyor insanımız. “Hayatın anlamı nedir?”

Zamanda tökezlememek için ne bulduysa tutunmaya çalışanlar çoğunluğu oluşturuyorsa, ayakta durmaktan vazgeçip zamanın üstüne boylu boyunca uzananlar da çoğunluğu oluşturuyor. Ama bu defa azınlığın çoğunluğu…

Azınlığın çoğunluğu olanlar boş verdikleri için yaşama ‘artık bitse de gitsek’ diye bakarlar. Yattıkları yerden daha az zarar görmeyi bekleseler de, ayaktakilerle aynı fırtınalara maruz kalmaktan kurtaramazlar kendilerini. Aralarında tepkisizlikten sıkılanlar, kendilerini bıraktıkları akışa müdahale etme isteğiyle yanıp tutuşurlar bazen. Ve müdahalenin sonunda ya aptal ilan edilirler ya da abdal… Ama ilan ne olursa olsun, üstünde yazan üç harf her zaman sabittir! “Ö, L, Ü”

Azınlığın azınlığı olanlar ise, ki sanırım ben de bu gruptayım, zamanın içinde hiçbir şeye tutunmadan ama her şeyi merak ederek, bir yatar, bir oturur, bir kalkar, bir düşer, bir koşar, bir yorulur, bir zıplar, bir durur… Bir heyecanla kendi etrafında döner… Bir döner, bir döner sormayın gitsin... Bir düştü mü de her defasında kalkmasını bilir ama…

Bu defa düştüğüm yerden kalkmadan önce, bir an için durup etrafıma bakıyorum. Zamanla birlikte sürüklenen insanlar yanımdan geçip gidiyor. Sevdiklerim, sevmediklerim, benim için hiçbir şey ifade etmeyenler ya da çok şey ifade edenler… Hızla geçerken bazılarının yüzünü seçemiyorum bile. Kimi el sallıyor bana… Kimi küçücük elleriyle öpücük gönderiyor. Yakalamak istiyorum… Ama uçup gidiyor…

Belli ki, geride kalanlar yetişene kadar ben yolu bitirmiş olacağım. Geçip gidenlere ulaşmam da artık mümkün değil. Benimle aynı hızda sürüklenen birileri var mı diye son bir kez daha bakıyorum etrafa. Elini tutabileceğim bir kişi? Zamanın içinde sürüklenirken, “Stand by me” ile dans edebileceğim? Birlikte düşüp birlikte gülebileceğim, birlikte kalkıp yeniden dans edebileceğim biri var mı diye bakıyorum. Tanıdık bir yüz? Belki de hiç tanımadığım biri?

Zaman benim için ne zaman bitecek, doğrusu bilmiyorum… Bittiğinde beni ne bekliyor? Belki hiçbir şey yok… Belki de her şey var… Sınırlı beynimin oluşturduğu gerçekler, sınırsız beynimin kurduğu hayaller kadar büyük olmasa da, şimdilik beni oyalamaya devam ediyor. Ve ben bu oyalanmadan arta kalan zamanda, anlam aramak yerine zamanın içinde dans etmeyi tercih ediyorum.

Anlam, anlamsızlığın içinde şekillenirken, bu kez “It's a good day” çalıyor fonda. Bana doğru uzanan eli tutuyorum. Ve dans başlıyor. İki ileri, bir geri…

AMY WINEHOUSE İÇİN

Bir damla yaş, yanaklarımda asılı kaldı. Akıp gitmek varken, durdu öylece... Sanki hapishaneden firar etmiş bir tutuklu da, özgürlüğe adım atınca ne yapacağını şaşırmış gibi… Spotlar çevriliyor üstüne, sirenler çalmaya başlıyor. Öleceğini bile bile orada bekleyen tutuklu gibi, gözyaşının saygı duruşu da böyle sessiz, böyle derin oluyor işte. Öyle ki içimde bir deprem başlatıyor. Geçtiği her yerde derin bir acı bırakarak ilerliyor deprem… Ve titremeye başlıyor dudaklarım. Nihayet hapishanenin kapısı açılıyor ardına kadar. Gözyaşları birbiri peşi sıra çıkmaya başlıyor. Ve o ilk çıkan gözyaşını da alıyorlar aralarına, akıp gidiyorlar sonsuzluğa doğru…
Yanağımda asılı kalan gözyaşının saygı duruşu, o saygıyı sonuna kadar hak eden sıra dışı bir sanatçı için… Amy Winehouse için.
İstanbul’da konser vereceğini duyduğum gün, birbirine benzeyen pek çok sanatçı bozması arasında benzersiz bir ses duyabilme ihtimali bile heyecanlanmama yetmişti. Aylar öncesinden biletleri almıştık. Konserden bir gün önce gece yarısı iptal edildiğini duyduğumda, “Nasıl olur?” diyebildim sadece. Nasıl olur, anlam veremiyordum çünkü. Ama olmuştu! Sanki kaybetmişim gibi bir keder vardı içimde. Belki bir kez de olsa onu görememenin verdiği acıydı bu. Belki de derin bir saygı duruşu çoktan başlamıştı benim için. 
O gitmeden de arkasından atıp tuttular… O gittikten sonra da… Ve ben şimdi bütün o yuhalamaların, bütün o yapmacık söylemlerin bumerang gibi ait oldukları yere gerisin geriye dönmesini istiyorum.
Bildiğim bir şey var. O da, boş konuşmanın alışkanlıklar içinde en beter olduğu! Hatta Amy’nin ölüm sebebi olarak gösterilen uyuşturucudan ya da alkolden bile daha beter… Bana göre; Amy’nin asıl ölüm sebebi böylesine büyük bir yeteneğin ‘anlaşılamadan’ boş konuşanlarca ölüme terk edilmesidir.
Keşke benim elimden bir şey gelseydi. Düşünüyorum da, belki İstanbul’a gelmiş olsaydı, sahnedeki Amy’e “Biz seni anlıyoruz, biz seni seviyoruz…” diye avazım çıktığı kadar bağırırdım ve belki beni duyardı. Belli belirsiz gülümseme oluşurdu yüzünde... Ve o gülümseme, devam etmek için bir işaret olurdu belki, kim bilir…  
Bazen sıradan gibi görünen bir şey, sıra dışı olanların bütün hayatını değiştirebilir. Çünkü sıra dışı olanlar, sıradanlığın içine gizlenmiş hazineyi görebilecek gözlere ve ona dokunabilecek cesarete sahiplerdir.
Eğer sen sıradaysan, sıra dışı olmak nedir bilemezsin. Sırada beklerken, sıradanlık gözlüğü takarlar gözüne. O gözlükten bakınca sadece sırayı görürsün. Ve neyi beklediğini bilmeden devam edersin beklemeye… Ölümle yaşam arasındaki ince çizgide dans edenleri gördüğündeyse, sıradan çıkmakla çıkmamak arasında kalırsın. Ama tam sen çıkacakken söylenerek hızla etrafını çevirirler ve sen o gürültüde farklı sesleri duyamaz olursun. Oysa gerçek anlamıyla sanat için sıra dışılık gereklidir, sıra dışılık içinse cesaret… Ve farklı olmak, Amy Winehouse’dan “Back to black” dinlemek gibi bir şeydir…
Herkes Amy’nin arkasından bir şeyler yazarken ben nasıl farklı olabilirim, doğrusu bilmiyorum. Ama tek söyleyebileceğim şey, yanaklarımda asılı kalan gözyaşının da, ardından gelenlerin de gerçek olduğudur.
Son söyleyeceklerimi toparlamak istiyorum şimdi. Ama hepsi bir yere dağılıyor. Elimde kalanlar, ki biri tam bile değil, sizlerde belli belirsiz bir gülümseme yaratır mı? Doğrusu umut etmek dışında yapacak pek bir şey yok.
Yıllar sonra sıradanlar hatırlanmazken, Amy Winehouse o büyüleyici sesiyle var olmaya devam edecek. Tıpkı bu dünyadan ayrılmış diğer büyük sanatçılar gibi…  Ve gelecekte bir gün bir barda  “Back to black”  çalarken…  

5 Ocak 2011 Çarşamba

ÖDÜL

Masamda köpüklü bir türk kahvesi… Kokusu bütün odayı kaplamış. Öyle ki dayanamayıp bir yudum alıyorum kahveden. Bundan büyük bir keyif var mı diye düşünüyorum, o sırada.


Sonra gazeteyi açıyorum… Yo pardon, cümleyi şu şekilde düzeltmem lazım; ‘Sonra gazetenin ilgili sayfasını tıklıyorum’. Çünkü artık gazeteyi açmak, sayfalarını çevirmek çok eskide kalmış bir alışkanlığa dönüştü. Bilgisayar ekranına sıkışıp kalmış yazıları okumaya çalıştıkça, okuma eyleminin ruhunu da kaybettik. Ve bundan bihaber olan bizler, mütemadiyen tıklamaya devam ediyoruz.

Hâlbuki Pazar sabahları bütün aile hep beraber gazete okumanın tadı bir başka olurdu. Gazetenin kokusu bana hâlâ çocukluğumdaki o günleri çağrıştırır. O sımsıcak sahnedeki anne, baba ve çocuklar, hepimiz değiştik! Yüzlerimizde kırışıklıklar, saçlarımızda beyazlar oluştu. Sadece bedenimizle de sınırlı değildi, bu değişim… Düşüncelerimiz, hayallerimiz, arzularımız, ihtiyaçlarımız, hayattan beklentilerimiz de değişti. Artık hangimiz babamızdan ‘şemsiye çikolata’ getirmesini bekliyoruz? Yokluk içinde paha biçilmez değere sahip olan şemsiye çikolataların jelatinlerini bile sakladığımızı hatırlıyorum. Günümüzde raflarda sıralanan gösterişli çikolatalar sayısız çeşitlilikte ve kalitede olsa da, hiçbiri çocukluğumdaki şemsiye çikolatanın yerini dolduramadı. Tıpkı Pazar sabahlarının vazgeçilmezi demli çay gibi… Emektar çaydanlıktan çay makinesine geçtikçe, çayın da tadı yavanlaştı ya da artık bana öyle geliyor.

İnsan alışkanlıklarından nasıl vazgeçer ya da vazgeçmek zorunda kalır? Bu sorunun tek bir cevabı olabilir. O da zaman…!

Zaman, önüne ne gelirse savurup geçen bir nehir gibi… Ama sen onun içindeyken ne sürüklendiğini, ne de yanından savrulup gidenleri görebiliyorsun. Nehrin sonuna doğru yaklaştıkça aklın başına geliyor belki… Ama akıntının tersine yüzmek ne mümkün, seni bekleyen sona doğru hızla çekiliyorsun. Doğduğumuz gün çekilmeye başlıyoruz sona ve öldüğümüz güne kadar bu böyle devam ediyor. Nehir hep aynı hızla aksa da, bize gittikçe hızlanıyormuş gibi gelmesi aslında bir yanılsamadan ibaret... Ve bizler zamanı boşa harcadığımızı görmek yerine, bu illüzyona inanmayı tercih ediyoruz.

Yokluktan varlığa, varlıktan tekrar yokluğa gidişte, her ne kadar değişimden söz edip dursak ta, temelde değişmediğimiz ortada. Aslında yaşam tıpkı bir kısır döngü gibi… Ve ben bu döngü içindeki değişimlerden sadece işime gelenleri alıp, diğerlerini boş vermeyi tercih ediyorum. Yani çayı çaydanlıkta demleyerek içmeye, gazeteyi sayfalarını çevirerek okumaya ya da her yaşta kendimi genç hissetmek gibi beni gülümseten aktivitelere, kim ne derse desin devam etmek ve bunun için olanak yaratmak içimdeki çocuğa enerji veriyor.

Nehir zamansa eğer, onun içinde panik halinde debelenenler bitap düşüyorlar sadece. Hayat yorgunu olmak yerine, suyun üstüne yatıp gökyüzüne bakarak sürüklenmek ya da nehrin dibindeki dünyaları keşfetmek yani zamanın tadını çıkarmak, sessiz bir meydan okuyuş gibi… Ve ben zamana meydan okumak için sabırsızlanıyorum doğrusu.

Neyse biz dönelim, internetten gazete okumaya çalışan bana. Kafamda bu kadar düşünce varken, ekrana doğru amaçsızca baktığımı fark ettim önce. Sayfaları gelişigüzel tıklarken Doğan Hızlan’ın yazısı dikkatimi çekti. Yazının başlığı; Sedat Simavi edebiyat ödülü Adnan Binyazar’a… Ve içimde bir şey sızlamaya başladı. Büyük ihtimalle kalbimdi, sızlayan…!

İlk kitabım olan İsimsiz’le bu ödüle başvurmuştum. Aslında bu kitapla başvurduğum tek ödüldü bu. Sedat Simavi edebiyat ödülünde, edebiyatın her türü yarışıyor. Yani roman şiirle, şiir denemeyle, deneme hikâyeyle… Görülüyor ki, bu karmaşık ödülü kazanamamıştım. Kabullenmek gerekirdi gerekmesine ama ‘neden’ sorusu kafamı kurcalıyordu. Neden, neden kazanamadım? Bana göre kitabım ödülü fazlasıyla hak ediyordu ama bir şeyler eksikti demek ki…! Ya da fazlaydı…! Yinede anlamıyordum, insanlar neden göremiyordu? Gözlerine perde mi inmişti hepsinin? İsyan etmek geliyordu içimden. Ve o sırada aynaya baktım ve kendimde kıskançlığı, öfkeyi, hayal kırıklığını, umutsuzluğu, karamsarlığı ve birçok karanlık duyguyu bir arada gördüm. Bana ait olmayan bu duygular güçlendikçe aynadaki ben, çirkinleşiyordum sanki. Bu ben miydim? Takdir edilmiyorum diye öfkelenen ya da hayallerinden vazgeçecek kadar korkan kişi gerçekten ben olabilir miydim? Kime ait olduğunu bilmediğim bu sesleri şimdi susturmazsam, kısa bir süre içinde aynadaki yüzüm buruş buruş bir ihtiyara dönüşecekti. Derin bir nefes aldım ve kendime ‘zamana dön’ dedim. ‘Nehri düşün, hadi şimdi zamana dön…’

Ödülü kazanan Adnan Binyazar 1934 doğumlu. Bense 1976. Arada kat edilmiş uzun bir nehir var. Tecrübe, yetenek ve emekle süslenmiş bir nehir. Adnan Binyazar’ı bu nehrin içinde yarattığı her eser için tebrik ediyorum. Bu ödülü sonuna kadar hak ettiğinden eminim. Bana gelince; çok yol almış olmasam da, ne şanslıyım ki nehir bana çoktan bir ödül verdi. Üstelik birinden ya da birilerinden değil, nehrin kendisinden aldım ben bu ödülü… Ve biliyorum ki; bırakmadığım sürece kimse onu elimden alamayacak.

İşte bu ödül; fırtınada bile boğulmamı engelleyen, üzerine uzanıp güneşlenebileceğim bir can simidi... Bu can simidinin üzerinde ‘Düşün’ yazıyor. Hepsi bu mu dediğinizi duyar gibiyim. Evet, hepsi bu… Tek bir kelime… Düşün… Çünkü düşündüğün sürece, bu basit kelimenin içine saklanmış binlerce düş yeryüzüne çıkabilecek… Ve düşler ete kemiğe büründükçe, bir de bakmışsın içinde sürüklendiğin nehir sakinleşmiş hatta sen kıyıya bile çıkmışsın. Kimsenin ayak basmadığı bu yerlerde kim bilir keşfedilecek ne çok şey vardır, bir düşünsene… Sadece düşün…